Son yazılar

Son yayınlananlar

İnatçı Göbeğinizden Kurtulun

- 29 Temmuz 2020 Çarşamba Yorum Yok
Ne kadar kilo verirseniz verin, karın yağlarınız yerinde sabit mi duruyor? Kışın bol kıyafetler ve hırkalar ile saklamayı başardığınız göbeğiniz havalar ısınınca daha görünür hale gelip sizi rahatsız mı ediyor?

Yalnız değilsiniz, çünkü göbek sorunu giderek büyüyor. Üstelik göbek yalnızca estetik bir problem değil; bozulan sağlığınızın gerçek bir göstergesidir. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Yeşim Çelik, karın bölgesi yağlanmasını önlemenin yolları hakkında bilgi verdi.
Özellikle kalp hastalıkları, metabolik sendrom ve Tip 2 diyabetin sık gözlendiği bu kişilerde yağlanmayı azaltmak için doktor ve diyetisyen kontrolü şarttır. Çünkü bu bireylerde oluşan hormon bozukluklarında ilaç tedavisi gerekebilir. Diyet tedavisi karın ve bel çevresi yağlanmasını azaltır bu rahatsızlıkların oluşum riskini ortadan kaldırır.

1. ADIM: Karın ve Bel Çevresi Yağlanmasının Nedenini Araştırmak

- Vücutta yağlanma oranının yüksek olması sağlık problemlerinin var olmasında tek başına bir etken değildir. Fakat “abdominal yağlanma” olarak tanımladığımız karın bölgesi yağlanmasının oluşmasında altta insülin direnci, kortizol fazlalığı, hipotiroidi, Cushing ( böbrek üstü hormonların fazla çalışması ) gibi sağlık sorunlarının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.
- Yağlanma sebeplerinden bir diğeri de gıda alımında dengesiz tüketimdir.
- Menopoz dönemi de yağlanmanın vücutta fizyolojik olarak arttığı ve tetiklediği bir dönemdir.
- Hareketsizlik ve buna bağlı enerji harcamada azalma karın bölgesi yağlanmasına zemin hazırlar.
- Fazla alkol tüketimi de bel çevresi yağlanmayı artırmaktadır.
- Kronik stres, bel çevresinde yağlanmaya en önemli nedenlerdendir.

2. ADIM: Neden Bulunduktan Sonra Çözüme Yönelmek

Karın ve bel çevresi yağlanmasının sebeplerini öğrenmek için gerekli tahliller yaptırılıp, hormonal bir sebep var ise ilaç tedavisi başlar. Bununla birlikte kilo fazlası olanlarda bel çevresi yağlarını azaltmaya yönelik diyetisyen kontrolünde diyete başlanır.

“Ben hiç yağlı şeyler yemiyorum, yemeklerimi zeytinyağlı yapıyorum, evimize margarin tereyağı hiç girmez… Fakat vücudum yağlanıyor? ”… Bilinmesi gereken en önemli gerçek vücutta oluşan yağ ile tüketilen yağ farklı şeylerdir. Vücut yağı; yağ ve yağlı gıdaları tüketme dışında örneğin, simit, börek gibi hamur işi besinler, meşrubatlar, bisküvi, cips, gofret, tatlılar, hazır et suları, salata sosları gibi daha sayabileceğimiz karbonhidrat ve proteinli gıdaların gereğinden fazla tüketilmesi sonucunda da vücutta artar, karın ve bel çevresinde depolanır.

Karın çevresinde oluşan yağlardan lipoliz, mezoterapi ve liposuction benzeri yöntemlerle ancak geçici olarak çözüm bulabilirsiniz. Bu konunun uzmanları da karın ve bel bölgesi yağlanması yüksek olan kişilerde öncelikle fazla kiloların verilmesini vurgulamaktadırlar. Yapılan yağ analizlerinde kişilerde abdominal yağlanma dışında bacak, kalça, gövde ve kollarda da yağ yüzdelerinin beldeki kadar yüksek hatta bazen beldekine oranla daha yüksek yağ yüzdelerine sahip olduğu görülmektedir. Yani kişi kilo alımı sırasında sadece karından yağ almış olduğunu görünüşünde hissetse bile ölçümler diğer bölgelerde de yağın kasa oranla olması gerekenden daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu sebeple bu kişilerde genel yağlanmayı düşürecek şekilde diyet yapılarak vücudun tüm bölgelerinde yağ kaybı hedeflenecek şekilde kilo verimi sağlanır.

Beslenmede Yapılan En Büyük Hatalar

- Akşam sadece meyve yiyip yatmak, saat 18.00’den sonra yemek yememek, kahvaltı ve öğle gibi ana öğünleri atlamak, diyette hiç ekmek yememek, ara öğün yapmamak, yüksek karbonhidratlı besinleri diyette çok sık almak.
- Pilav, makarna, tatlı, mantı, çorba ve börek gibi yemekleri aynı öğünde bir arada tüketmek.
- Kuruyemiş, kuru meyve gibi gıdaları gereğinden fazla yemek,
- Light gıdaları kilo aldırmaz düşüncesi ile fazla miktarda kullanmak.
- Herkesin alması gereken kalori farklıdır. Herkesin yiyebileceği bir porsiyon ölçüsü vardır. Bir besini gereğinden fazla tüketmek de diyetten tamamen çıkarmak da doğru bir hareket değildir. Uzun açlıklar başta karın bölgesi olmak üzere yağlanmayı artırır. Önemli olan sık aralıklarla yeterli miktarda tüketmeyi öğrenmektir.

Bol Bol Yürüyün ve Yüzün

Egzersiz yapmak vücutta genel yağlanmayı azaltan en önemli parametrelerden bir tanesidir. Özellikle yürüyüş ya da yüzme vücutta hem bölgesel hem genel yağlanmayı düşüren iki spor şeklidir. Haftada 4 kez 35-45 dakika tempolu aralıksız yapılan aktivite yağlanmayı azaltır.

Aşkınız paraya kurban gitmesin!

- Yorum Yok
İlişkide kadının erkekten daha çok kazanması ya da erkeğin mesleğinin kadının mesleği kadar cazip olmaması ilişkileri nasıl etkiliyor?

Mum ışığında yenen muhteşem bir akşam yemeğinin büyüsü, yemek bitiminde masaya gelen hesapla bozulur." Gün geçtikçe gerçek hayatta daha sık karşılaşılan bu senaryo, artık masaya gelen hesabı, erkeklerden çok kadınların ödemesinden kaynaklanıyor.  "Kadınların eş ya da sevgililerinden daha yüksek gelire sahip olması günümüz koşullarında artık tuhaf karşılanmamalı" diyen Meeting Your Match - Diğer Yarınızı Bulmak) kitabının yazarı Jackie Black, ekliyor: "Her ne kadar kadınların daha çok kazanması durumuna artık alışılması gerekiyorsa da, erkeklerin toplumda 'eve ekmek getiren kişi' olma sorumluluğu iyice yerleşmiş ve hâlâ birçok kadın bu kalıplaşmış fikirle savaşmak zorunda kalıyor."

20–30 yaş arasındaki kadınların konuyla ilgili yaklaşımları incelendiğinde ortaya şu sonuç çıkıyor; kadınlar para konusunda gelirle paralel harcama yapılmasına karşı değil. Ancak maddi özgürlükleri her ne kadar ellerinde olsa da, eşleri ya da sevgilileri tarafından daha çok ilgi görme ve korunma ihtiyacında olduklarını gizlemiyorlar.

Tabii ilişkiler ve para dengesi bu kadarla sınırlı değil. Biz ilişkilerin ve duyguların para yüzünden zedelenmesinden söz ededuralım, kadınların bir kısmı da flört ettikleri erkekleri hiçbir duygusal bağ söz konusu olmaksızın direkt olarak cebindeki paraya göre değerlendiriyor. Para avcısı bu kadınlar içinse terapist Susan Axtell erkekleri uyarıyor: "Sahip olduğunuz parayı ne kadar göz önüne sererseniz, karşınızdaki kadının arzusunun size değil paranıza karşı olması ihtimalini o kadar çok doğurursunuz."
                 
Bunların yanı sıra, bazen paranın, daha derin problemler yaşayan ilişkilerde paratoner fonksiyonu gördüğü de bir gerçek. Psikolog Christine Whelan'a göre ilişkide duygusal tatminsizlikler yasayan kadınlar, eşlerinin başarısız kariyerlerini ve az kazanıyor olmalarını mutsuzluklarının sebebi olarak görmeye meyilli olabiliyorlar.

Bu problemi çözmek içinse uzmanlar genellikle aynı yöntem üzerinde duruyor; erkeğinizin para konusunda sizden güçsüz olduğunu olabildiğince hissettirmemeye çalışmak. Ona, mesleğine saygı duyduğunuzu söylemeli, ilişkinizin mutlu ve sorunsuz devam ediyor olmasının parasal değil duygusal yoğunlukla ilgili olduğunu hatırlatmalısınız. Bunu yapabilecek olduktan sonra birlikte olduğunuz erkeğin ne kadar para sahibi olmasını istediğinize karar verip ilişkilerinizi o yönde seçmekse tamamen size ve keyfinize kalmış.

Gece kramplarına sebep oluyor

- Yorum Yok
Genellikle fiziksel bir aktivite veya gece uyurken gerçekleşen kramplar çeşitli hastalıkların habercisi olabilir. Krampların çoğunlukla belirgin bir nedeni olmuyor. 

Krampların en çok bacak arka bölümündeki kaslarda oluştuğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, "Yetersiz sıvı alımı, kalsiyum veya magnezyum eksikliği, gebelik ve alınan bazı ilaçlar geceleri uykudan uyandıran kramplara neden olabiliyor. Ancak krampın tekrarlaması veya uzun sürmesi halinde mutlaka doktora başvurulmalı" açıklamasında bulundu.

Kramp, bir veya daha fazla kasın şiddetli ağrı ile beraber ani ve istemsiz şekilde kasılması olarak tanımlanabilir. Krampların gerçek kramplar, tetani, distoni ve kontraktürler olmak üzere dört ana gruba ayrıldığını söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, "Günlük hayatta 'kramp' denildiğinde hemen her zaman iskelet kaslarında oluşan gerçek kramplar kastediliyor" dedi.

Yetersiz sıvı alımı kramp sebebi

Bazı durumların kramp gelişimini kolaylaştırdığını vurgulayan İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, "50 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 40'ında ve gebeliğin son aylarında kramp daha sık oluşuyor" açıklamasında bulundu. Doç. Dr. Atasoyu ayrıca kalsiyum veya magnezyum eksikliğinin, kolesterol düşürücü ve idrar söktürücü gibi ilaçların, karaciğer sirozunda ve diyaliz tedavisi esnasında hızlı sıvı çekilmesinin de kramp gelişimine sebep olabildiğini vurguladı.

Kramp anında bacak kuvvetli bir şekilde gerilmeli

Bacağın arka bölümündeki kaslara kramp girdiği anda bacağı uzatmak, kuvvetli bir şekilde germek ve beraberinde ayağı ters yönde kendine doğru çekmenin bir süre sonra rahatlamayı sağladığını söyleyen Doç. Dr. Atasoyu, "Ayrıca yürümeye çalışmak, ayağı sallamak veya 5 dakika süre ile kramp giren bölgeye cildi yakmayacak ısıda sıcak su tutmak yararlı olabilir" şeklinde konuştu.

Yorganların ucu yatağa sıkıştırılmamalı

Yorgan veya pikenin uçlarının yatağın ayak ucu kısmına sıkıştırmamanın ve böylece uyku esnasında ayakların serbest kalmasının yararlı olabildiğini belirten İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, "Yeterli sıvı almak, kafeinli içecekleri sınırlı tüketmek, aşırı sıcak ortamda egzersiz yapmamak da kramp oluşumunu önlemeye yardımcı olur" dedi.

Krampı önlemek için egzersiz

Krampları önlemek için çoğu kez ilaçsız önlemlerin yeterli olabildiğini söyleyen İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, "Bunların başında uyumadan önce yapılacak olan germe egzersizleri gelir. Örneğin kişinin yüzü duvara dönük iken duvardan 60 cm uzakta durup, elleri duvara yaslayıp, topuklar yerde iken uzanabilecek en üst noktaya uzanıp 10-30 saniye kadar bu pozisyonda kalmak. Günde en az iki kez bu egzersiz yapılabilir" önerisinde bulundu.

Aşk, beyni gençleştiriyor

- 27 Temmuz 2020 Pazartesi Yorum Yok

İnsanlık tarihi boyunca en çok önem verilen konularından biri hiç şüphesiz: "Aşk" oldu. Aşkın insan beynindeki etkileri ise oldukça dikkat çekici. Tutkulu aşk döneminde sinir hücrelerini büyüten hormon, normalden 2-3 kat fazla salgılanıyor. 

Aşkın beyni gençleştirdiğini belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sırılsıklam aşk döneminde beynin karar mekanizmasının daha az çalıştığını belirterek, "Aşk gelince akıl gider" deyişinin sinirbilim alanındaki doğruluğuna dikkat çekti.

Her yıl 14 Şubat, tüm dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanıyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, aşkın insan beynindeki etkilerine dair önemli değerlendirmelerde bulundu.

Bütün önemli eserler, tutkulu aşk döneminde yaratılıyor

"Dünyaya baktığınız zaman gördüğünüz her estetik üretinin; iyi bir mimarinin, iyi bir tablonun, iyi bir müziğin, iyi bir şiirin, iyi bir sinema filminin…Tutkulu olan her şeyin üretiminin altında dopamin yatar. Dopamin, yenilik arayışı, yaratıcılık ve hazzı temel alan bir sinir kimyası maddesidir" diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı,

"Tutkulu aşk döneminde insan beyninin neredeyse dopamin içinde yüzdüğü gösterilmiştir. Bundan dolayı bütün önemli aşk şiirleri, bütün önemli müzikler hep sırılsıklam aşk döneminde yazılıyor" şeklinde konuştu.

Aşk, beyni gençleştiriyor

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, "Bir diğer bilinen şey de tutkulu aşk döneminde 'neuron growth factor' dediğimiz, sinir hücrelerini büyüten bir hormon bu, beyinden salınıyor. Yaşlandıkça azalıyor. Bu neuron growth factor'ün aşk döneminde ölçülmüş insanların kanlarında normalin 2-3 katı yükseldiği gözlenmiş" diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu neyi sağlar? Sinir hücrelerinin daha uzun ayakta kalmasını, sinir hücrelerinin arasındaki bağlantının zaman içerisinde daha sık olmasını ve gençleşmeyi sağlayan bir hormon. Sinir hücrelerini yapay bir ortama alıp, onlara bu hormonu verdiğinizde yapıları daha da gençleşiyor. Aynısı beyinde oluyor. Yani aşk beyni gençleştiriyor.

Aşk, ağrı duyarlılığını azaltıyor

Sırılsıklam aşk döneminde morfin benzeri maddelerin beyinde salınımı artıyor. Bundan dolayı ağrıya duyarlılık azalıyor. Bu şey için de geçerli. İnsan çok mutlu olduğu zaman ağrı duymaları azalır bedeninde. Ama mesela depresyondaki hastalar çok fazla ağrı duyarlar. Başı ağrır, boynu ağrır, sırtı ağrır beli ağrır… Dolayısı ile sırılsıklam aşk döneminde ağrı hisleri de azalıyor."

Aşkın ömrü ne kadar?

"Her şeye rağmen aşk, yine beklenmedik anda geldiği zaman, olumlu karşılanması gereken bir duygu. Ama arkasından da belli bir süresinin olduğu ve bir iniş döneminin olacağını daima düşünmek lazım" diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı,

"Nihai ve devamlı aşk diye bir şey söz konusu değil. Bu sırılsıklam aşk dönemlerinin en fazla kan kimyası ve psikolojik testler olarak 8 ila 16-18 ay sürdüğü gösterilmiştir. Çok istisnai durumlarda 20 yıl tutkulu aşk yaşayanlar var ama bunlar tabii ki çok sıra dışı kişiler" diye konuştu.

Aşk, fonksiyonel MR ile görüntülenebiliyor!

Prof. Dr. Tarlacı, aşkın beyinde görüntülenmesi konusunda şunları söyledi:

"İnsanlar 1700'lü yıllara kadar insanı yöneten merkezin kalp olduğunu düşünmüşler. 1700'lü yıllardan sonra insanı yöneten esas merkezin beyin olduğu anlaşılmış. Modern çağda 2003'ten beri artık fonksiyonel MR'ın birçok alanda kullanılması bazı beyin bilimcilerde merak uyandırmış. 'Yutarken, kitap okurken, film izlerken beynin neresi çalışıyor görüyoruz. Acaba bir insan sevdiği kişiye bakarken beyninin neresi çalışıyor?' diye sormuş Mısırlı Bilim İnsanı Semir Zeki. Bu sorulduktan sonra, hayret uyandıracak şekilde beynin belli bölgelerinin aşık kişiler maşuklarına bakarken ışıl ışıl parladığını görmüşler ve bu tutarlılık gösteren bir şey. Yani birisi aşıkken başka bir örüntü, öbürü aşıkken başka bir örüntü yok. Bütün o sırılsıklam aşk döneminde beynin ışıldayan alanlarında benzer bir örüntü var. Şöyle bir test olabilir; 'Beni sevgilim gerçekten tutkuyla seviyor mu?'. Bunu anlamamız herhalde bir yarım saat sürer. Teknolojik olarak buna sahibiz yani fonksiyonel MR cihazı olduğu için bunu yapabiliriz."

Aşk, beynin karar mekanizmasını yavaşlatıyor

"İnsan davranışının hepsinin beyinsel bir karşılığı var. Sırılsıklam aşk döneminde beynin birçok bölgesi ışıldarken, beynin frontal bölgesi az çalışıyor ya da çalışması zayıflıyor. Bu çok dikkat çekici bir şey" diyerek, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bunun sonucu nedir? Normalde bizim alın beyin bölgemiz sosyal normlar, kurallar oluşturmamızı sağlıyor. Başkasından saygı görmeyi ve bütüne bakıp durumumuzu değerlendirmeyi sağlıyor. Aynı beyin bölgesi, trafikte sağa ya da sola dönmeden çok önce sinyal vermeni sağlar. Bu bölge aynı zamanda karar alma süreçlerinde de devreye giriyor. Bu bölgenin sırılsıklam aşk döneminde az çalışması, o dönemde alınan kararların sağlıksız ve sorunlu olmasına neden oluyor. Dolayısı ile o yoğun, tutkulu dönemde hani sonradan derler ya 'Ben bunu nasıl yaptım, buna nasıl böyle karar verdim, nasıl onun peşinden gittim'… Pişmanlıklar olur ya aşklarda bir süre sonra… Ya da 'O benden şunu istedi ben ona nasıl verdim'… Sırılsıklam aşk bitince akıl yerine gelmiştir. Hani 'Aşk gelir akıl gider' ya, böyle söylenir halk arasında. Aslında bunun sinirbilimsel karşılığı var. Gerçekten sırılsıklam aşk döneminde aşk gelince akıl gidebiliyor."

Panik atağın 4 belirtisi

- Yorum Yok

Birden ve beklenmedik şekilde başlayan ya da daha seyrek olarak kalabalık yerler gibi bilinen ortamlarda (agorafobik panik bozukluk) ortaya çıkan ve giderek şiddetlenerek bireyi dehşete düşüren panik ataklar, göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi belirtiler yüzünden kalp krizi ile karıştırılabiliyor. 

Kişiler kendilerine kötü bir şey olacak korkusuyla hastane ve çevresinde günlerini geçirebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikiyatri Bölümü'nden Prof. Dr. Ercan Abay, panik bozukluk ve panik atak hakkında bilgilendiriyor.

Panik atak, genellikle beklenmedik bir şekilde başlayan ve yineleyici, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı nöbetleridir. Panik atak sırasında yaşanan nöbetler genelde 10-30 dakika arasında kendiliğinden geçebiliyor. Tek başına atak panik atak olarak değerlendirilirken tekrarlayan panik ataklarla ve ataklar arası dönemlerde tekrar olacağı şeklinde beklenti kaygıları ile giden tabloya panik bozukluk tanısı konmaktadır. Hastalıkta ilk belirtiler birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma olarak sıralanmaktadır. Birey, o anlarda "kalp krizi" geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannedip "ölüm korkusu" ya da çıldırıp "delireceği korkusu" yaşamaktadır.

Hastalık hastası olma evresi

Bu evrelerde bireye acil servislerde fiziksel hastalık bulunmadığından dolayı sakinleştirici yapılıp, evine gönderilmektedir. Bir süreliğine rahatlayan kişi, bir süre sonra yeni bir atak geçirmektedir. Her atakta hastaneye giden hasta, bir süre sonra kalbinde ya da beyninde olumsuz bir hastalık olduğuna inanmaktadır. Ancak bireyde, doktorların yaptıkları incelemelerde bedensel bir hastalık saptanmamaktadır.

Kalp krizi geçirme korkusu başlıyor

Ataklar devam ettikçe bireyler gergin, huzursuz ve endişeli bir biçimde yeni bir atak geçirmeyi beklemektedir. Bu atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi korkuyu artırmaktadır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişmektedir. Bireyler daha sonrasında evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten şiddetle korkmakta ve bu düşüncelerden dolayı yoğun bir üzüntü duymaktadırlar.

Hastanede ya da bahçesinde geçen günler

Kişiler bir süre sonra ataklara sebep olacağını düşündükleri yiyecek ve içecekleri tüketmez olurlar ve ataklarını bastırmak için alkol, madde ya da ilaç kullanmaktadırlar. Hasta bireylerden bazıları çevrelerine zarar vereceği korkusuyla kendilerini kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu kişiler, gerektiğinde acil yardımı çabuk almak için bütün günlerini hastanede ya da bahçesinde geçirerek bu ortamlarda kendilerini güvende hissetmektedirler.

En az 4 belirti varsa panik atak hastası olabilirsiniz


  • Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,
  • Terleme, uyuşma ya da karıncalanma,
  • Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi,
  • Baş dönmesi, sersemlik, bayılacak gibi olma,
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basması, çıldırma korkusu,
  • Bulantı, karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, ölüm korkusu
  • Kendini, çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme.
  • Panik atağın sebebi
  • Toplumda yüzde 3-4 oranında görülen panik bozukluk genellikle 20-35 yaş arasında başlamaktadır. Panik atakların sık yaşanmasıyla oluşan panik bozukluk, beynimizdeki sinir hücrelerinden salgılanan bazı kimyasalların (serotonin, noradrenalin gibi) anormal çalışmasından oluşmaktadır. Hastalarda bir süre sonra panik atağın geleceğini sandıkları yerlere gidememe gibi sorunlar yani agorafobi de oluşmaktadır.


Panik bozukluğun tedavisi

Panik bozuklukta iki tür tedavi (ilaç tedavisi ve psikoterapi) birlikte uygulanmaktadır. Bu tedavilerden ilaç tedavisi; kişide beyin sinir hücrelerindeki bozuk olan biyokimyasal aktiviteyi düzenleyen ilaçlarla en az bir-iki yıl sürdürülmektedir. Bunun yanında hastalara panik atak belirtilerinden korkmamaları için düşünce değişikliğine gitmelerinin (bilişsel yeniden yapılandırma gibi) sağlandığı ve nefes ve kas egzersizlerini de içeren bilişsel davranışçı psikoterapiler uygulanmaktadır.

Zayıflarken kalp sağlığına dikkat

- Yorum Yok

İnternette veya belirli noktalarda satılan sıvı zayıflama diyetleri hakkında uyarılarda bulunan Dr. Öğr. Üyesi Gökçen Garipoğlu, bu tür diyetlerin kalp ritim bozukluklarına neden olabileceğini ve light ürünlerin belirli düzeyde tüketilmesi gerektiğini söyledi.

Yaz aylarının yaklaşmasıyla diyet ürünlerine ilgi artıyor. Çoğunlukla internette satılan sıvı zayıflama ürünlerinin vücuda verdiği zararlar konusunda uzmanlar uyarıyor. Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) Beslenme ve Diyetetik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Gökçen Garipoğlu, diyet konusunda doğru bilinen yanlışlar hakkında bilgi verdi.

"Hızlı kilo vermek sonrasında ağırlık artışına neden olur"

Beslenme eğitimine sahip olmayan kişilerin medyada, bilimsel kanıtı olmayan önerilerde bulunduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Gökçen Garipoğlu, bunların uzun dönemde insan sağlığına zarar verebileceğini söyledi. Garipoğlu, "Sıvı zayıflama diyet ürünleri de bu konuda ilgi çeken, kısa sürede hızlı vücut ağırlığı kaybına neden olan düşük enerji içeren uygulamalardır. İnsanlar nasıl kısa sürede şişmanlamadılar ise kısa sürede de zayıflamaya çalışmak doğru bir yaklaşım değildir. Sağlıklı ve kalıcı sonuçlar elde etmek hızlı ağırlık kaybı ile mümkün olmamaktadır. Çünkü; kısa sürede hızlı ağırlık kaybı, yağ kaybı ile birlikte hatta daha çok kas kütlesinin kaybedilmesine de neden olmaktadır.

Diyet sonunda besin tüketimi arttırıldığında ise kas kazanımı bu kadar kolay olamadığından daha çok yağ kazanımı ile ağırlık artışı görülmektedir. Ayrıca, bu tür hızlı kilo verdiren diyetler, düşük kalori içerdiğinden ve kas kaybı da yaşandığından, metabolizma hızını da yavaşlatmaktadır. Sürdürülebilir olmayan bu diyetler sonlandığında yavaşlayan metabolik hız nedeniyle de ağırlık artışı kaçınılmazdır. Sıvı diyetlerin yaşam boyu sürdürülmesi mümkün değildir. Hızlı ama geçici diyetler ağırlık kaybında da geçici bir sonuç oluşturmaktadır. Yani ne kadar hızlı zayıflanırsa o kadar hızlı tekrar kilo alınmaktadır" dedi.

Kalp hastalıklarına dikkat

Sıvı zayıflama ürünlerinin vücuttan aşırı miktarda sıvı atımına sebep olduğunu belirten Gökçen Garipoğlu şunları söyledi; "Tüm gün içmek için hazırlanan karışımlar diüretik etki göstererek daha fazla idrar çıkışına sebep olmaktadır. Dolayısıyla bu durum durum hem sıvı kaybını hem de elektrolit kaybını tetiklemekte, özellikle sodyum ve potasyum kaybı artmaktadır ki bu durum kalp ve böbreklerin dahil olduğu dolaşım sistemini etkilemektedir.

Sıvı kaybıyla birlikte ağırlık kaybı yüksek görünse de sıvı ve elektrolit dengesizliğinin böbrek yükünü artırabileceği ve kalp ritim bozukluklarına neden olabileceği unutulmamalıdır. Düşük kalori, yetersiz karbonhidrat, yağ ve protein alımı, kansızlık, bellek sorunları, safra kesesi taşı, adet düzensizlikleri gibi sorunlara da neden olmaktadır.

"Ekmek tüketmemek yanlış"

Diyet içerikleri konusunda çok sayıda doğru bilinen yanlışlar olduğunun altını çizen Garipoğlu, "Öncelikle ekmek tüketmemek yanlış bir davranış olacaktır. Tam tahıl olarak tercih edilen ekmek, bazı vitamin, minarelleri içerdiği gibi önemli bir diyet lifi kaynağıdır. Diyet lifi, zayıflama programlarında daha uzun süre tokluk sağlar ve zayıflama sürecinde sık karşılaşılan kabızlığı önler. Ayrıca sağlıklı karbonhidrat olarak kan şekerinin dengesini de sağlamaya yardımcıdır. Bu denge açlık krizlerini baskılar ve daha da az atıştırma ile daha az kalori alımını da kolaylaştırır. Açken fiziksel aktivite yapmak da yanlış. Çünkü; açken kaslarda ve karaciğerde enerji deposu olan glikojen de azalmıştır.

Bu fiziksel aktivetenin süresinin kısalmasına, egzersiz sonrası ağrı, yorgunluk hissine neden olur. Hafif bir ara öğün sonrası egzersiz daha etkindir. Bir diğer konu ise light ürünlerin kalorisi yok deyip, istenildiği kadar tüketmek. Diyetlerde esas olan günlük alınan kalorinin kısıtlanması olduğundan bu ürünleri de belli ölçülerde tüketmek gerekir. Yüksek protein, yüksek yağ, düşük karbonhidrat alımı da hastalıkları beraberinde getirmekte.

Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca birçok çalışmada düşük karbonhidrat yüksek protein diyetlerinin uzun dönemde sağlık üzerindeki etkileri araştırılmış ve bu tarz diyetlerin kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. Bir diğer husus ise zayıflama adı altında medyada reklamı yapılan ilaçların ve çayların gıda takviyesi şeklinde gösterilmesi kişilerin sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir" ifade etti.

"Diyetinizi sürdürülebilir hale getirin"

Diyetlerin sağlıklı ve kalıcı olmasının sağlayan en önemli özelliğin 'sürdürülebilir' olmasından kaynaklandığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Gökçen Garipoğlu, zayıflama diyetlerinde kişinin günlük enerji alımının haftada 0.5-1.0 kg ağırlık kaybını destekleyecek şekilde olması gerektiğini vurguladı. Garipoğlu, son olarak şunları söyledi; "Düzenli beslenmek metabolizmayı hızlandırır ve daha iyi iştah kontrolü sağlarken, yanlış beslenme alışkanlıklarını yaşam tarzına uygun, sürdürülebilir, sağlıklı olduğu kanıtlanmış beslenme davranışlarıyla değiştirmek gerikir.

Doğru ve kalıcı sonuçlar elde edebilmek için; Günlük enerjinin yaklaşık olarak yüzde 15-20'si proteinlerden gelmeli ve daha çok kaliteli protein kaynakları kullanılmalıdır. Günlük enerjinin yaklaşık yüzde 20-30'u yağlardan sağlanmalıdır. Yağlı besinler de proteinli besinler gibi tokluk hissi verirler. Zayıflama diyetlerinde çok düşük kalorili diyetler uygulanmadıkça vitamin mineral yetersizliklerine rastlanmaz. Günlük en az 2-3 litre sıvı tüketilmelidir"

Burun estetiği değil ‘ifade’ estetiği

- Yorum Yok

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Denizhan Dizdar, sadece burun estetiği yaptırarak istenilen görüntüye kavuşulamayacağını, bazen minik dokunuşlarla ifadenin tamamlanması gerektiğini ve kendisinin buna 'ifade estetiği' ismini verdiğini söyledi

"Burnun sağlık açısından en önemli özelliğinin nefes almak olduğu yadsınamaz ve burun ile ilgili her girişimde bu akılda tutulmalıdır" diyen Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Denizhan Dizdar, "Ancak burun yüzün tam ortasında yer alarak yüzün simetrisi, ifadesi gibi önemli bazı özelliklere de sahiptir. Son yıllarda artan burun estetiği ameliyatları ile insanlar artık burunlarına çok daha fazla dikkat ediyorlar ancak yüzün ifadesini etkileyen ilk yapılardan biri burun olsa da tek yapı değildir" diyor.

GÖZ ÇEVRESİ DE ÖNEMLİ

Burun estetiği tüm dünyada en çok yapılan ameliyatlardan biri, burun düzeltilse de istenilen ifadeyi yakalamak için birlikte yapılabilecek işlemler var. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Denizhan Dizdar, bunlardan şu şekilde sıralıyor:

1-"Parlak, pürüzsüz bir cilt insana enerjik ve genç bir görünüm verir. Yüzün en çok mimik yapılan göz çevresi ve alın bölgesindeki kaslarının üzerini örten cilt, yıllarca giyilmiş bir giysi gibi buruşacaktır. Bu durumda göz çevresi ve alın bölgesine botoks uygulanması; cildin altındaki mimik kaslarının hareketlerini azaltarak özellikle alındaki endişe çizgileri ve göz çevresindeki kırışıklıklarda etkili olur. Bu tarz işlemler burun ameliyatlarını takiben yapılabilir."

YANAK BÖLGESİ GERGİN HALE GETİRİLİR

2-"Son zamanlarda talep edilen ve başarılı sonuç veren bir işlem de bişektomidir. Yağ dokusu, yanak bölgesinde çiğneme ve üfleme kaslarının arasında bulunan bir dokudur. Bu dokunun bazı insanlarda fazla gelişmiş olması, o bölgede dolgunluğa sebep olabilir. Bişektomi işlemi, ağız içinden bu yağ dokusunun alınarak yanak bölgesinin daha belirgin ve gergin hale getirilmesini sağlar. Özellikle ekran önünde olan isimlerin son zamanlarda talep ettikleri ve yaptırdıkları bilinen bu işlem, burun ameliyatı ile birlikte veya tek başına yapılabilir."

3-"Çene bölgesi profilde çok önemli bir yere sahiptir. Ufak bir çene, burun küçültülse bile yine de profilin dengesiz görünmesine sebep olacaktır. Bu gibi durumlarda çeneye yerleştirilen protez ve dolgular, profilin daha dengeli görünmesini sağlar."

DÜŞÜK GÖZ KAPAKLARI YORGUN BİR GÖRÜNTÜYE SEBEP OLUR

4-"Ucu daha belirgin bir burun, kişiyi daha pozitif gösterir ancak göz kapaklarının düşük olması yorgun bir görüntüye sebep olur. Bu gibi durumlarda düşük göz kapaklarına da müdahale gerekebilir. Yine burun estetiği esnasında göz kapaklarına yapılacak girişimler de ifadeyi daha enerjik bir hale getirecektir."

"Görüldüğü üzere burun estetiği aslında hiçbir zaman sadece 'burun' estetiği değil, aslında 'ifade' estetiğidir" diyen Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Denizhan Dizdar, "Burun tek başına dikkat çekmemeli ancak pozitif, enerjik ifadeyi desteklemelidir" diyor.

Sosyal medya ile ergenlik yaşı 8 oldu

- 21 Temmuz 2020 Salı Yorum Yok

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Çocukluk dönemi, bireyin kişilik ve davranışlarını belirleyen en önemli faktörlerden biri. 3 yaş grubundaki çocuklar, cinsel kimliklerinin farkına varmaya başlarken, bu dönemde anne-babayı daha sık taklit ediyor. Çocuklarını süsleyerek sosyal medyada sıkça paylaşan ailelere dikkat çeken Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocukluk döneminde fiziksel özelliği ön plana çıkarılan çocukların ileride yeteneklerini keşfedemediğini belirterek, sosyal medya etkisi ile ergenlik yaşının 8'e kadar düştüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi'nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sosyal medyanın aile ve çocuklar üzerindeki etkilerine dikkat çekti.

Annenin verdiği mesajlar çok önemli

"Çocuk gelişiminde bazı dönemler vardır. En önemlisi, anneye ihtiyaç duyulan ve güven ilişkisi içermesi gereken dönemlerdir. Özellikle 3 yaş grubundaki çocuklar artık cinsel kimliklerinin farkına varıyor ve taklit etmeler yoğunlaşıyor" diyen Aynur Sayım,

"Kız çocukları o dönemlerde anneyi model görüyor. Annenin verdiği mesajlar çok önemli. Kız çocuklarının bu dönemde özellikle feminen davranışları modelleme ihtiyacı var; bu tabii ki bu doğal bir şey. Çünkü kız-erkek kimliklerinin yerleşmesi açısından hem kendi cinsi hem karşı cinsle iletişimin gelişmesi açısından önemli. Hepimiz bu dönemi yaşadık taklit davranışlarımız oldu. Ben de annemin topuklu ayakkabılarını giyiyordum, makyaj malzemelerini kullanma hevesim vardı. Ama burada gelişimin doğal davranışlarıyla abartılı olan ve çocuğun gelişimine psikolojisine zarar verecek davranışları ayırt etmek ve olaya iki yönlü bakabilmek önemlidir. Fakat bu dönemde çocuğun beden gelişimiyle ilgili kişilik gelişiminde ön plana alınan bir öğe var. Yani bedensel görüntüde, hoş ve makyajlı görünmeye ve fiziksel özelliklere dikkat çeken bir durum var ve bu açıdan tehlikeli" şeklinde konuştu.

Fiziksel özelliğine dikkat çekilen çocuk, yeteneklerini keşfedemiyor!

Klinik Psikolog Aynur Sayım, "Son yıllarda biliyoruz ki çocuklarını sosyal medyada çok paylaşan ebeveynler var. Bebeklerini bile giydirip süsleyip makyaj yapıp fotoğraflarını çekip, sosyal medyada paylaşan aileler var" diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu aslında ailenin kişilik problemi ve sosyal medyadan ilgi ihtiyacıyla ilgili bir durum. Çocuklukta fiziksel özelliğe çok dikkat çekince ileride de çocuk yeteneklerini keşfedemiyor kişilik özellikleriyle çok fazla öne çıkamıyor. Çünkü verilen mesaj daha çok ön planda fiziksel görüntünün olması oluyor. Bizim yapmamız gereken ona çok farklı uyaranlar sunup sosyalleşme, dil gelişimi gibi özelliklerini geliştirmeye yönelik öğeler sunmaktır.

Çocuğunuzun dış görünüşünü eleştirmeyin!

Aileler çocuklardan sorumlu birincil kişilerdir. Ailenin en önemli görevlerinden biri sınırlamaları iyi koyabilmektir. Çocuğun evcilikte anneyi taklit etmesi doğal bir parçadır. Ama bu kadar fazla öne çıkartılmasını eleştiriyoruz. Mesela anne hep, fiziksel sorunlarından bahsediyorsa ve vücut algısı negatifse çocukta da bu algı yerleşir. Çocuğun da başka bir davranışta bulunmasını bekleyemeyiz. Çocuk da vücuduna çok odaklı kişi oluyor. Bazı ebeveynlerde çocuğun bedeniyle ilgili çok olumlu ya da olumsuz eleştiriler yapabiliyorlar. Bu çok yapılınca çocuk da buna odaklanıyor ve bu sakıncalıdır. Yemek yeme problemleri, depresif durum, kaygı bozukluğu uyum problemleri de ortaya çıkabilir. Özellikle de ergenlik dönemlerinde problem olur."

Ergenlik yaşı 8'e düştü!

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi'nden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, sözlerini şöyle tamamladı:

"Çocuklara her şey artık tanıtım videoları sayesinde çok cazip bir şekilde sunuluyor. Çocuk da bunlara sahip olmak istiyor. Kendisi de videolar çekmek, 'youtuber' olmak istiyor. Çocuk özendiriliyor çünkü. Bu günümüzde çok artmış olan bir durum ve ergenlik yaşı 8 yaşa kadar düştü. Gelişimin sıkı takip edilmesi gerekiyor. Hormonal bir boyutu olsa da birtakım uyaranların da etkisi gündemde. Bu nedenle kontrol yine ailededir. Sınırlar iyi konulursa, doğru model görürse, iyi yetişirse tüm bunlara engel olabilmeyi, az etkilenmeyi öğrenir.Dış etkileri değiştiremiyoruz bu yüzden biz kendi içimizde tedbir almalıyız."

Hangisi önemli: Aşk mı? Evlilik mi?

- Yorum Yok
Kanat çırpan kalpler… Heyecanlı buluşmalar… Derken evlilik, balayı, cicim ayları… Ya sonra? DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Çift ve Aile Terapisti Şirin Hacıömeroğlu Atçeken herkesin merak ettiği soruyu yanıtlıyor. “Aşkın Ömrü Var mı?”

İster erkekler Mars’tan kadınlar Venüs’ten gelsin, ister gönül yaşı hep genç kalsın. Ortak noktada buluşulan tek bir gerçek var: Aşkın ömrü sınırlıdır. Kaç gün olduğu tartışılır ama aşk; bir süre sonra evrimleşmeye başlar. Peki, çok âşık olduğunuz kişiyle ilişkiniz, özellikle evlilik sonrasında nasıl bir evrim sürecine girer? Evlilik aşkı öldürür mü?

DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Çift ve Aile Terapisti Şirin Hacıömeroğlu Atçeken’e göre aşkın bir ömrü olduğu ve evlilikle inişe geçtiği bir gerçek. Ancak yok oluyor demek yerine evrim geçiriyor demek daha doğru.

Evliliğin insanın hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu anlatan Atçeken, “Evlilik ile yeni bir dönem başlar. Tabi ki her yeni süreç gibi burada da değişime direnç gözlemlenir. Her ne kadar bu çiftin çok isteyerek aldığı bir karar da olsa, bir sistem değişmektedir. Bu durum sancılı bir süreçtir. Birçok genç ailesinin güvenli ve rahat kanatlarının altından çıkıp uçmaya başlarken büyük içsel gerginlik yaşıyor. Bu gerginlikler bireyler tarafından fark edilmezse ilişkilerine yansıyor” diyor.

Özellikle nişanlılık dönemi veya düğün hazırlıkları sırasında sorunların artığına dikkat çeken Atçeken, “Flört ederken çift henüz sorumlulukların içine girmemiştir. Aileleriyle veya kendi evlerinde daha bağımsız bir hayat sürdürüyordur. Oysa evlilik ile artık bir aile olacak, sorumluluklar ve beklentiler değişecektir. Ortak karar almak, güç dengesi, fikir ayrılıkları, para meseleleri, ailelerin kültürel farkları ve bunun gibi birçok sebeple çift birçok sorun yaşayabilir” diyor.

Aşk mı? Evlilik mi?

Evlilik öncesi yaşanan yoğun aşk duygularının evlendikten sonra devam etmesinin çok mümkün olmadığının altını çizen Atçeken, “Bu sadece evlilikle ilgili değil, uzun süreli ilişkiler için de geçerlidir. Aşk; karşı tarafın bilinmezliğinden, kişinin partneri için zihninde oluşturduğu imgelerden ve aradaki engellerin varlığından oluşur. Doğal olarak kişiyi daha iyi tanıdıkça, onu daha gerçek bir şekilde gördükçe ve aradaki bazı engeller aşılıp, güven oluşmaya başladığında duygular değişir” diyor.

Eğer iki taraf da birbiri için doğru insansa aşkın bitmediğini ama evrim geçirdiğini anlatan Atçeken, “Aşk sevgiye dönüşür. Bağlılık oluşur. Şefkat, güven, huzur, sevgi daha ön plana çıkar. Hatta yapılan araştırmalar bu değişimin kişinin vücut kimyası ile de paralel olduğunu gösterir. İlişkinin ilk zamanlarında beyinde yüzden fazla hormon salgılanır. Bunlardan en önemlileri; kadın ve erkekte salgılanan testosterondur. Testosteron; tutkuyu, norepineprin heyecan dalgalanmalarını, seratonin mutluluk, dopamin ise yoğun bir ödül hissi sağlar. İlişkinin ilerleyen zamanlarında hissedilen sevgi ve bağlılık ise daha yumuşak, ‘kucaklama hormonu’ denilen oksitosin ve vazopresine’dir. Bu sevgi, güven ve bağlılık hormonudur” dedi.

Aşkın ömrü kaç gündür?

Aşkın ömrünün kişiden kişiye değiştiğini anlatan Atçeken, “Bazı ilişkilerde aşk birkaç ay, bazen de birkaç yıl sürebilir. Bununla beraber aşk; sevgi, güven ve bağlılığa dönüşür. Bana göre aşkın süresini düşünmek yerine, ilişkinin tadını çıkarmak, onu beslemek için elinden geleni yapmak ve iletişimi artırmak gerekir. Bu sebeple uzun ilişkiden ne beklediğimizi iyi bilmek ve eğer evlilik istiyorsak ne hissettiğimize gerçekçi bir şekilde bakmak önemlidir. Büyük aşklar evlendikten sonra sihrini koruyamıyor değil, aşk evrim geçiriyor, değişiyor… Ve bu her zaman olumsuz anlamda algılanmamalı” diyor.

Aşkı canlı tutmanın yolları…

Evli çiftlerin aşkı ve aralarındaki sevgiyi canlı tutmalarının en önemli yollarından biri sağlıklı iletişim olduğunu anlatan Atçeken, “Çiftin birbirlerine beklentilerini net bir şekilde fakat karşı tarafı suçlamadan ve kırmadan ifade etmesi çok önemlidir. Ayrıca çift birbiriyle ne kadar iyi arkadaş olabilirse, aradaki olumlu bakış açısı ve bağ o kadar güçlenir. Birlikte baş başa kaliteli zaman geçirmek, eğlenebilmek, zor zamanlarda destek olabilmek ve ‘biz’ olarak hissetmek ilişkiyi çok güçlendirir” diyor.

Her insanın doğasında şartsız sevilmek ve kabullenilmek olduğunu, eşi tarafından sevildiğini, saygı duyulduğunu hisseden kişilerin bu nedenle daha uzlaşmacı davranışlar sergilediğini anlatan Atçeken: “Aşkın ve evliliğin devamı için sihirli bir formül veremeyiz çünkü her birey ve her ilişkinin yapısı farklıdır. Bununla birlikte tabi ki bazı noktalar da vardır ki ilişkide bunlara dikkat edilmesi birlikteliğin kalitesini artırır. Bunlardan en önemlisi sağlıklı iletişimdir. Kendini ifade edebilme, çiftin hayatlarında neler olduğunu konuşabilmesi, ilgi, sevgi ve takdirin ifade edilmesi önem taşır. Bunlar sağlam olduğunda çift aynı zamanda birbirinin iyi arkadaşı da olabilir; unutmayalım genelde sevgilimizden, eşimizden ayrılsak da yakın arkadaşlıklarımız bir ömür boyu sürer”.

Çiftler rollerini unutmamalı…

Çiftlerin devamlı küsmesinin, duygularını net ifade etmemesinin, imalar yapmasının ve birbirinin özel alanlarına saygı göstermemesinin ilişkiyi çıkmaza soktuğunu anlatan Atçeken, “İnat yapmak, fiziksel, psikolojik veya duygusal şiddet uygulamak ve her tartışmada ayrılık ima etmek ciddi krizler oluşturur. İçinde biriktirip agresifçe veya öfke patlamalarıyla kavga etmek yerine fikir ayrılıklarını konuşup uzlaşmaya varabilmek gerekir. Çiftin arasındaki olumlu etkileşimin artırılması ilişkiyi çok daha sağlam bir hale getirecektir. Birlikte geçirilen zamandan keyif alınması, birbirine yeteri kadar kaliteli zaman ayrılması ve sevginin iyi ifade edilmesi gerekir. Sevgi ne kadar sağlam olursa yaşanan gerginliklerin tolere edilmesi, meselelerin halledilmesi ve aradaki güvenli ortamın devamı mümkün olur. Aileye çocuk dâhil olsa dahi karı-kocanın arada anne-baba rolünden çıkıp birlikte kadın-erkek olarak zaman geçirmesi, kaçamaklar yapması da ilişkiyi güçlendirir” diyor.


Jinekolojik hastalıklara karşı 9 yol

- Yorum Yok

Ülkemizde ortalama menopoz yaşı 47 olarak kabul ediliyor. Kadınlar 40'lı yaşlardan itibaren fizyolojik olarak birçok değişim yaşıyor. 

Bu değişimler bazı sağlık problemlerini de beraberinde getirebiliyor. Jinekolojik hastalıklardan korunmak adına ciddiye alınması gereken önemli belirtiler bulunuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Op. Dr. Suat Karataş, 40 yaş üstü kadınların dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Menopoz döneminin yaklaşmasıyla birlikte kadınlarda birçok değişim görülmektedir. Östrojen oranının değişmesiyle miyomların artması, adet düzensizliklerine sebep olan kistler, poliplerdeki artış ve rahim ağzı kanserlerinin yüzde 99'undan sorumlu olan Human Papiloma Virüs'e (HPV) bağlı kanser öncüsü belirtilerde bu dönemde artış yaşanmaktadır.

Bu artışın sebebi şunlar olabilmektedir:

Sigara,
Hareketsiz yaşam,
Düzensiz beslenme,
Erken yaşta cinsel ilişki,
Çok eşlilik (Sadece kadın için değil, eşin de birden fazla partnerle birlikte olması)

Bu belirtilerden bir ya da birkaçını yaşıyorsanız dikkat!

40'lı yaşlardan itibaren kadınların özellikle ciddiye alması gereken belirtiler şöyle sıralanmaktadır:


  • Adet kanama miktarındaki değişiklikler (artış ya da azalma)
  • Adet dışı ara kanamalar
  • Adet gecikmesi ya da erken gelmesi
  • Adet kanamalarının 7 günden uzun sürmesi
  • Kasık ağrısı
  • İlişki sonrası kanama
  • Geçmeyen kötü kokulu akıntı
  • Vajinal bölgede siğiller
  • Düzenli taramalarınızı ihmal etmeyin


Jinekolojik hastalıkların teşhis ve tedavilerinde uygulanan yöntemlerin başında smear testi gelmektedir. Smear testinde rahim ağzından akıntı örneği alınarak hücreler incelenmektedir. Smear testinde ASCUS, LGSIL, HGSIL denilen hafif düzeyden ağır düzeye hücresel anormallikler veya muayene sırasında rahim ağzında, vajina içerisinde yara görünümü ya da anormal görüntü tespit edildiğinde tanı amaçlı biyopsi örneği alınarak incelenmektedir. Bu işleme kolposkopi işlemi adı verilmektedir. Kolposkopi muayene sırasında yapılabilen kolay mikroskobik bir muayenedir. Rahimden kaynaklanan miyom, polip ve yumurtalık kistleri ve benzeri yapılara ise ultrasonografi yöntemi ile bakılmaktadır. Yumurtalık kistleri genellikle zararsız olsa da ultrasonda yapısal olarak farklılıklar tespit edildiğinde ve özellikle de ailede kanser öyküsü olan hastalarda ek kan testleri yapılmaktadır. Jinekolojik hastalıkları önlemede erken teşhisin önemi göz ardı edilmemelidir. Yaşanan değişimler takip edilmeli ve düzenli kontroller aksatılmamalıdır.

Ailede kanser öyküsü en önemli risk faktörlerinden biri
Ailesel risk faktörü dendiğinde ise sadece jinekolojik kanserler değil meme kanseri başta olmak üzere tüm kanser türleri akla gelmelidir. Özellikle ailede meme kanseri öyküsü olan bazı genetik yüklü kadınlarda rahim kanseri birlikteliği görülmektedir. Meme kanserli hastalarda yapılan genetik taramalar vardır. Bu taramalarda mutasyonlar tespit edildiğinde önlem amaçlı rahim alma ameliyatları düşünülmektedir. Bu nedenle meme kanseri geçiren hastaların mutlaka jinekolojik taramalarını da aksatmaması gerekmektedir. Ailede meme kanseri ve jinekolojik kanser öyküsü olanların da düzenli taramalarını sıklaştırmaları önerilmektedir.

HPV en çok 20'li ve 40'lı yaşlarda görülüyor
Cinsel yolla bulaşan ve rahim ağzı kanserlerinin yüzde 99'undan sorumlu olan Human Papiloma Virüsün (HPV) en sık görülen dönemleri; 20'li yaşlar ve 40'lı yaşlardır. Rahim ağzı kanserlerinden korunmak için risk faktörlerinden uzak durmanın yanında HPV aşısı da önerilmektedir. HPV aşısı günümüzde birçok Avrupa ülkesinde rutin aşı protokolüne girmiştir. En yüksek etkiyi 9-26 yaş arası ilk cinsel deneyim öncesi gösteriyor olsa da 43 yaşa kadar yapılması koruyuculuk sağlamaktadır. HPV aşısı için ülkemizde HPV'nin 6, 11, 16 ve 18 şeklinde numaralandırılan 4 türüne karşı koruyuculuk sağlayan ve 0. 2. ve 6. aylarda üç doz olarak uygulanan aşı mevcuttur. Avrupa'da günümüzde uygulanan HPV'nin 9 tipine karşı etkili HPV aşısı ise yakın zamanda ülkemizde de olacaktır. HPV aşısı kadınlarda başta rahim ağzı kanseri olmak üzere, vajina, vulva, anüs kanserlerine karşı yüksek koruyuculuk sağlamaktadır.

40 yaş sonrası kadın hastalıklarından korunmak için bu önerilere kulak verin


  • Düzenli jinekolojik muayene ve testler (kişiye göre değişmekle birlikte genelde yıllık olarak) aksatılmamalıdır.
  • Karbonhidrat ve rafine şekerden uzak, doğala yakın beslenme tarzı benimsenmelidir.
  • Bol sıvı alımı önemlidir. Günde en az 2 litre olmak şartıyla su tüketimi sağlanmalıdır.
  • Düzenli egzersiz atlanmamalıdır. Ritmik günlük 30 dakikalık yürüyüşler önerilmektedir.
  • Obezite tüm kanserlerin oluşumunda önemli bir risk faktörüdür. Mutlaka uzman kontrolünde kilo problemlerine çözüm aranmalıdır.
  • Jinekolojik kanserlerde genetik yatkınlık önemlidir. Ailede herhangi bir kanser türü olan kadınlar jinekolojik tarama ve muayenelerini sıklaştırmalıdır.
  • Kadın hastalıklarının oluşumunda ve özellikle rahim ağzı kanserinden korunmak için çok eşlilikten ve erken yaşta cinsel deneyimden kaçınılmalıdır.
  • Doğum kontrol yöntemleri doğru uygulanmalıdır. 40 yaş sonrası istenmeyen gebeliğin getireceği riskler göz ardı edilmemelidir.
  • Rahim ağzı kanserlerinden korunmak için 9-43 yaş arası HPV aşısı yaptırılmalıdır.

Burun estetiğinde 5 efsane 5 gerçek

- Yorum Yok

Estetik Cerrah Op. Dr. Alper Mete Uğurlu, burun estetiğiyle (rinoplasti) ilgili en yaygın beş efsaneye dair gerçekler hakkında şu bilgileri verdi:

Efsane 1: Rinoplasti ile istediğin burun şekline sahip olabilirsin


Burun yüzün tam ortasında olduğu için neredeyse herkesin rüyası, burun ameliyatı ile tüm görünüşünü düzeltecek asil bir buruna sahip olmaktır.

Gerçek: 
Esas olarak kemik yapısı ve burundaki yumuşak dokunun özellikleriyle yakından ilgili belli sınırlamalar bulunmaktadır. Her insanın burun yapısı farklıdır. Yani rinoplasti plastik cerrah ile bir konsültasyondan sonra bir seçenek olarak ele alınmalıdır.

Efsane 2:Rinoplasti son derece acı veren bir operasyondur!


Çoğu hasta burun ameliyatına girerken çok ciddi bir acı yaşayacağından korkar.

Gerçek:
Bu efsane tamamen gerçek dışıdır. Plastik cerrahlar ameliyat sırasında genel anestezi uygulamaktadır. Böylece hasta acı hissetmez ve rahatsızlık yaşamaz. Burnun şeklini düzeltmek plastik cerrahın özel bilgisi ve artistik bakışına bağlıdır. Yani, sadece deneyimli plastik cerrahlara danışmalısınız. İyileşme döneminin ilk günlerinde hoş olmayan hisler, anestetik ilaçlar ve uygun bir tıbbi bakımla kolayca ortadan kaldırılabilir.

Efsane 3:Burun ameliyatından sonra yara izi kalmaz!


İnsanların büyük kısmı burun ameliyatından sonra yara izi kalmayacağını düşünmektedir.

Gerçek:
Bu yüzde 100 doğru değildir. Ameliyattan sonraki ilk günlerde cerrahi müdahale dikkat çeker. Burun ameliyatı açık olarak yapılmışsa kesi izi kalacaktır. Fakat birkaç ay sonra dikkat çekmeyecek kadar azalacaktır. Ameliyat nitelikli bir cerrah tarafından yapıldıysa bir yıl sonra hastanın kendisi bile izi bulamayabilir.

Efsane 4:Ameliyattan sonra burnunuz başkalarının dikkatini çekecek!


Burun ameliyatı hastanın görünümünü dikkate alarak ameliyat yapan uzman bir plastik cerrah tarafından gerçekleştirildiyse, yeni burun kesinlikle doğal görünecektir. Estetik kusurlar ortadan kaldırıldıktan sonra burnunuz başka insanlara çekici gelmeye başlar.

Gerçek:
Ameliyatın stajyer ya da vasıfsız cerrahlar tarafından yapıldığı vakalarda durumlar değişebilir. Buruna yapılan işlem doğal olmayan bir şekil, yüzde, burnun arkasında oluşan geniş bir alan, burun ucunda sarkma, burun deliklerinin geniş kalması gibi durumlara yol açabilir. Bu nedenle, her açıdan yetkili bir cerrah ile çalışmanız gereklidir.

Efsane 5: Plastik cerrahiden sonra, burnunuz hassaslaşacak ve özel bakıma gerek duyacak


Bu insanların zihnini meşgul eden en yaygın yanlış anlamadır. Bu nedenle bazı kişiler plastik cerrahi fikrinden vazgeçmektedirler.

Gerçek:
Burun, ameliyat sonrası süreç boyunca dışarıdan gelecek tüm etkilere karşı hassas kalacaktır. Fakat burnun dayanıklılığı konusunda hiçbir sorun yaşamayacaksınız. Bazı uzmanlar ameliyatla bağlantılı olarak burun biçimindeki değişikliğin burnu daha da güçlendirdiğine bile inanmaktadır.

Beyin sağlığınızı, beslenerek koruyun!

- Yorum Yok

Beslenme; anne karnından, yaşlılığa kadar hayatın her döneminde büyük önem taşıyor. Hastalıkların önlenmesi, tedavisi ve yaşam kalitesinin artırılması, yeterli ve dengeli beslenmeyi öğrenmekten geçiyor. 

Yanlış beslenme alışkanlıklarının düzeltilmesinin kronik hastalık riskinin azaltılmasında temel faktörlerden biri olduğunu vurgulayan uzmanlar, sigara & alkol kullanımı, kolesterol ve yüksek tansiyon gibi etkenlerin beyin sağlığını olumsuz etkilediğini belirterek,düzenli beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkisine dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkcü, doğru beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkileri hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

"Beslenme bireye özgü olarak planlanmalı"
"Beslenme, bireylerin büyüme ve gelişme potansiyellerine ulaşabilmeleri, hastalıklardan korunmaları ve kaliteli bir yaşam sürmeleri için temel bir gereksinimdir. Beslenme anne karnından yaşlılığa kadar insan yaşamının her döneminde önemlidir. Hastalıkların önlenmesi, tedavisi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi için yeterli ve dengeli beslenmeyi bilmek ve öğrenmek gerekir" diyen Özden Örkcü,

"Yeterli ve dengeli beslenme yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite, genetik, fizyolojik özellikler, hastalık durumu vb. çeşitli etmenlere göre enerji ve besin öğelerinin her birini yeterli miktarda alabilmek, bunların kaynağı olan besinleri besleyici değerlerini kaybetmeden ve sağlığı bozucu duruma getirmeden işleyip tüketebilmektir. Yeterli ve dengeli beslenmenin sağlığın korunması ve yeniden kazandırılmasındaki rolü giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle beslenme; bireye özgü olarak planlanmalı ve uygulanmalıdır" şeklinde konuştu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkcü, beyin sağlığını destekleyen besinler hakkında şu bilgileri verdi:

Yoğurt, beyin sağlığı için büyük önem taşıyor!
"Yoğurt, beyin sağlığı için çok önemli bir besin kaynağıdır. Özellikle tam yağlı yoğurt, beynin aktivitesini artırarak hücre zarı gelişimine destek olur. Yoğurda ekleyebileceğiniz birkaç parça bitter çikolata ile beyin kan akımını artırarak çocuğunuzun zihnini daha aktif tutmasını sağlayabilirsiniz.

Yumurtalı ıspanak ve lahana cipsi, beyin hücrelerini büyütüyor!
Folat ve vitamin dolu, ıspanak, lahana gibi yeşillikler çocuğunuzun ileri yaşlarda demans olma riskini düşüren sağlıklı bir diyetin parçalarıdır. Özellikle yumurtalı ıspanak ve lahana cipsi yeni beyin hücrelerinin büyümesine yardımcı olur.

Balık yemeyi unutmayın!
Doğal yağlı balık, iyi bir D vitamini kaynağıdır. Çocuğunuzun bilişsel gerileme ve hafıza kaybına karşı beynini korumak için Somon, ton balığı, sardalye gibi Omega-3 içeren balıkları yedirin.

Salam, sosis ve sucuktan uzak durun!
Yapay madde, boya, aroma, koruyucu ve tatlandırıcı içermeyen etleri tercih edin. Salam, sosis, sucuk gibi işlenmiş gıdalardan uzak durun.

Fındık, sinir sistemine iyi geliyor
Protein, esansiyel yağ asitleri, vitamin ve mineraller ile dolu, fındık ve tohumlar çocuğunuzun sinir sistemini mutlu eden besinlerdir.

Yulaf ezmesi kalp ve beyin damarlarını koruyor!
Protein ve lif bakımından zengin yulaf ezmesi, kalp ve beyin damarları sağlığını korur. Yapılan bir çalışma, şekerli yulaf ezmesi yiyen çocukların şekerli tahıllar yiyen çocuklara göre bellekle ilgili akademik görevleri daha iyi yaptığını ortaya koymuştur. Besinleri tatlandırmak için şeker yerine tarçından yararlanın. Baharat bileşikleri beyin hücrelerini koruma konusunda destek görev yaparlar.

Zerdeçal, birçok kronik hastalığın tedavisinde rol oynuyor
Zerdeçal içerdiği antioksidant özellikleri ile halk sağlığının korunması amacıyla kullanılan bir bitkidir. Bitkinin ana bileşeni olan kurkumin polifenolik özellikleri ile inflamasyonun temel rol oynadığı birçok kronik hastalıkta tedavi edici özellik göstermektedir. Ayrıca çeşitli kanser türlerinde önleyici ve tedaviye yardımcı etki gösterdiği belirtilmektedir. Multiple skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların yanı sıra bilişsel performans, sözel hafıza gibi kognitif bozukluklarda, Crohn Hastalığında, Helikobakter pilori enfeksiyonunda, kadavradan böbrek transplantasyonu sonrasında, safra kesesi işlevinde kurkuminin koruyucu etkisinin olduğu belirlenmiştir."

Beyin sağlığı için bu önerilere dikkat!
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkcü, beyin sağlığı için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

-"Beynin sevmediği şey, oksijensizlik yani kirli hava. Bu nedenle özellikle büyük şehirlerde yaşayan kişilerin, açık hava ve ağaçlık alanlarda ya da deniz kıyılarında nefes egzersizleri yaparak beynini oksijene doyurması gerekiyor.

-Açık havada yürüyüş ve egzersiz yapın.

-Düzenli beslenmek de beynin gelişmesinde önem taşıyor. Beynin kan-şeker seviyesi özellikle ana öğünlerde takviye alıyor.

-Tansiyon yüksekliği, damar sertliğinin en önemli faktörlerinden biri. Ölüm sebepleri arasında üçüncü sırada yer alan beyin damar hastalıklarından korunmak ve beynin kan akışını korumak için tansiyonu gerek diyetle gerekse medikal tedavi ile dengede tutmak şart.

-Sigara tüm vücuda olduğu gibi beyne de önemli ölçüde zarar veriyor. Beyin sağlığını korumak için sigara içmemek gerekiyor.

-Alkol beyin hücrelerini uyuşturuyor. Sarhoşluk hali dediğimiz durumlarda, beyin hücrelerinin metabolizmasının bozulmasına ve tüm zihinsel fonksiyonlarda kontrolün ortadan kalkmasına neden oluyor.

-Kan yağları, kolesterol ve benzeri yağlar kalp ve bedenin başka organlarında olduğu gibi beyin damarlarına da oturarak tıkanıklıklara sebep oluyor. Bu nedenle kolesterole dikkat etmek, gerekirse diyet yapmak, yağsız beslenmek beyin sağlığı açısından oldukça gerekli.

-Uyku da beyin fonksiyonları için önem taşıyor. Her gün altı-sekiz saat arasında uyumak, bütün gün çalışan beynin dinlenmesine sebep oluyor. Bu süre zarfında arşivlemek istediği materyalleri beynin temporal bölgesinde depoluyor. Bu işlem ancak uykuda gerçekleşebiliyor.

-Her gün yaptığınız rutin işlerde değişiklik yapın. Markete giderken kullandığınız yolu zaman zaman değiştirin farklı yollardan gidin. Beyninizi şaşırtın, böylece beyin hücrelerinizi aktive edin.

-Sosyal ortamlara girin. İnsanlarla konuşup, çeşitli konuları tartışın. Beyin fırtınası yapın.

-Çengel, sudoku gibi bulmalacalarla haşır neşir olun. Bu hem geçmiş hem de yakın belleğinizi çalıştırır."