3 Ekim 2017 Salı

Yatakta uyumlu değilseniz ilişkiniz tehlikede
Cinsel uyumsuzluk ya da ten uyuşmazlığı çiftlerin birbirlerinden uzaklaşmasına, aldatmaya hatta ayrılık ve boşanmalara neden olan en yaygın sebeplerden biri. Partnerinizle birbirinize deli gibi aşık olabilirsiniz ama ne var ki yatak odasında istekli ve uyumlu değilseniz, o zaman ilişkiniz tehlikede demektir.

Peki partnerinizle uyumlu olup olmadığınızı nasıl anlayacaksınız? Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak'a kulak verelim:

FARKLI LİBİDO SEVİYELERİ: Herkesin aynı seviyede libidoya sahip olduğu söylenemez. Ayrıca sadece erkeklerin daha çok cinsellik istediğini iddia etmek de bir haksızlık. Kadınlar da en az erkekler kadar cinselliği yaşamaya istekli olabilir. Stres, iş yoğunluğu ve yaşam tarzıyla ilgili sorunlar kişinin libidosunu etkileyebilir ve kişinin cinsellikten uzaklaşmasına sebep olabilir ya da başka sebeplerden libido düşüklüğü söz konusu olabilir. Partneriniz ve siz böyle bir problemle karşı karşıyaysanız, durum daha kötüye gitmeden konuşmalı ve gerekirse destek almalısınız.

BASKICI PARTNER: Partneriniz, siz istemediğiniz zamanlarda, seks yapma konusunda size sürekli baskı yapıyorsa ve rahatsız olduğunuz bir şeyi yapmaya zorlanıyor hissediyorsanız, aranızda cinsel bir uyumdan bahsetmek mümkün olmayabilir.

BENCİL PARTNER: Birçok kadın cinsellikte partnerlerinin bencilliğinden şikayet eder. Genelleme yapmaktan kaçınsak da çoğunlukla ilk önce erkeklerin orgazma ulaştığı bir gerçek. Ama bu bir problem olmaktan çıkarılabilir. Partneriniz yine de sizi memnun edebilir. Ama o bencil davranmayı tercih ediyor ve bunun için çaba göstermiyorsa uyumsuzluğun ortasındasınız demektir. Cinsel ilişkide bencillik orta vadede ciddi bir sıkıntı meydana getirir ve bir tarafı mağdur durumuna düşürür.

ESKİ PARTNERLERLE KIYASLAMA: Partnerinizin cinsel yönden sizi eski sevgili ya da eski eşiyle kıyaslaması hiç hoş bir şey olmadığı gibi aynı zamanda sinir bozucu da. Partneriniz sizi sürekli eskiden birlikte olduğu kadınlarla kıyaslıyorsa, bu size saygı duymadığı anlamına gelir. Rahatsız olmanıza rağmen bu rencide edici tavrından vazgeçmiyorsa, konuyu gündemin birinci sırasına almalı ve çözüm üretmelisiniz.

SUÇLULUK DUYGUSU: Partnerinizle yaşadığınız cinsellik sizi duygusal yönden memnun ya da mutlu etmiyor aksine pişmanlık ve suçluluk hissediyorsanız, bu ciddi bir bilinçaltı sebebe işaret edebilir. Bir şeyi yapmaya kendinizi adeta itiliyor gibi hissediyorsanız, sıkıntıya girerek ilişki yaşıyorsanız bu tablo ilişkide uyumsuzluğun ciddi göstergesidir.

YATAKTA AGRESİFLİK: Her iki tarafın da rızası olduğu sürece, yatakta biraz agresiflik normal karşılanabilir. Ama bazı erkekler, partnerlerini rahatsız edecek derecede agresif davranışlar sergilerler. Partneriniz, sizin sınırlarınızı aşacak kadar saldırgan davranıyorsa, bir orta yol bulmanın zamanı gelmiş demektir.

RAHATSIZ EDEN TALEPLER: Çiftlerden biri zengin fantezi dünyasına sahip olabilir. Partneriyle bu anlamda bir dengeye sahip değilse; cinsellikte geniş fanteziye sahip olanın talepleri diğer tarafa ağır, uygunsuz, ters gelebilir. Cinsel ilişkide tek tarafın beklentilerine cevap vermemek konusunda sürekli bir tartışma varsa burada zaten uyum söz konusu olamaz.

CİNSEL UYUMSUZLUĞUN TEHLİKE SİNYALLERİ
Bir ilişkinin, özellikle evliliklerde, uzun süre devam etmesi için partnerlerin cinsel yönden uyumlu olmasının büyük önem taşıdığına dikkati çeken Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, cinsel uyumsuzluğun başlıca sinyallerini ise şöyle sıralıyor:

CİNSEL DÜRTÜNÜZ ÇOK MU ZAYIF? Partnerlerden birindeki zayıf cinsel dürtü, cinsel uyumsuzluk belirtisi olabilir. Fakat bu durum bir hastalık nedeniyle ya da stresten de kaynaklanmış olabilir. Zayıf cinsel dürtü meselesini ciddiye alın ve arkasında yatan sebebi bulmaya çalışın. Tek başınıza çözüm bulamıyorsanız özellikle cinsellik konusunda deneyimli bir uzman desteği alın.

STRES: İş ya da ekonomik sıkıntılar, ailevi sorunlar nedeniyle yaşadığınız stres cinsel yaşamınızı ciddi manada olumsuz etkileyebilir, fakat partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olmanız da sizde strese neden olabilir. Partnerinizle daha iyi bir cinsel yaşam için stres ve iş yoğunluğunuzu kontrol altına almaya çalışın. Özellikle stres, korku kaynaklı uyumsuzluk konularında hipnoterapi hızlı bir çözüm olasılığı sunar.

DEPRESYON LİBİDONUZU ÖLDÜREBİLİR: Depresyon partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olduğunuzun başka bir belirtisi olabilir. Depresyon, enerjinin düşük olması, yaşamdan zevk almama, çökkünlük şeklinde kendini belli eder ve bu ağır duyguların olduğu yerde cinsel enerjiyi aramak boşunadır. Bu, uyumsuzluk sorununu daha da ağırlaştırabilir ve hatta libidonuzu tamamen öldürebilir. Deneyimli bir uzmana başvurmanın vakti gelmiş demektir.

CİNSEL BİRLİKTELİK AZALIRSA: Partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olmanız günlük hayatta ona karşı davranışlarınızda da kendini belli eder. Bir ilişkideki cinsel birlikteliklerin sayısı azaldıkça, bu durum çoğunlukla partnerler arası ilişkide sorunların baş göstermesine sebep olur. Uzun zamandır aynı evde kalan kankalar gibi yaşamaya başlamışsınız alarm sinyalleri çalıyor demektir.

CİNSELLİKLE İLGİLİ ÇEKİNCELER: Partnerinizle cinselliğe dair yeni bir şeyi deneme konusunda isteksizseniz, bu durum sonunda partnerinizin de heyecanının azalmasına sebep olur, ilişkiden kaçınmasına dahi yol açabilir. Bu, partnerler arası cinsel uyumsuzluğun ya da kimyaların uyuşmamasının çok basit bir göstergesi olabilir.

ÇEKİM YOKSA EREKTİL BOZUKLUK ORTAYA ÇIKAR: Erkeklerde görülen bu sorunun kökeninde genelde tıbbi bir sebep vardır ama tamamen duygusal bir sebep de erektil (sertleşme) bozukluğa neden olabilir. Partnerler arasında çekimin olmaması ve cinsel uyumsuzluk erkek partnerde erektil bozukluk olarak ortaya çıkabilir.

PARTNERİNİZ HAZIR VAZİYETE BEKLERKEN UYUMAYIN: Partnerlerden biri cinsel birliktelik için hazır vaziyette beklerken, diğer partner onun yanında uyumayı tercih ediyorsa ve bu durum çok sık yaşanıyorsa sıkıntı büyük olabilir. Bu durum, partnerler arası çeşitli sebeplere bağlı bir cinsel uyumsuzluktan kaynaklanıyor olabilir. Fakat, partnerlerden biri çok yorgun olduğu için böyle davranıyorsa, o zaman sabırlı olun ve ertesi günü bekleyin.

PARTNERİNİZİ AÇIN: Partneriniz sizinle cinsel konularda konuşamıyor ya da bu konuları konuştuğunda rahatsız oluyorsa, bu durum aranızda bir cinsel uyumsuzluk göstergesi olabilir. Çekingen mizaçta olmak, çok dindar ya da aşırı geleneksel bir aile tarafından büyütülmüş olmak gibi faktörler de bu durumun sebebi olabilir. O nedenle partnerinize biraz destek olun ve açılması için ona biraz zaman verin.

DAHA AZ CİNSEL İLİŞKİYE GİRİYORSANIZ: Cinsel uyumsuzluğun en önemli göstergesi artık ilişkinizde cinsel birlikteliğin hiç olmuyor oluşudur. Bu tehlike sinyalini ciddiye alın ve partnerinizle ilişkinizi düzeltmek için bu konu hakkında konuşun. Zira bu durum çok daha büyük sorunların da göstergesi olabilir. İşin içinden çıkamayacak gibiyseniz iyi bir uzman desteği size arzu ettiğiniz mutluluk için yol gösterici olacaktır.

CİNSEL UYUMSUZLUĞA HİPNOTERAPİ
Ülkemizde cinselliğin eğitimli bireyler arasında dahi tabu olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, sorun çok büyük dahi olsa genellikle "demek ki böyle oluyor" dercesine cinsel uyumsuzluğun normal gören, çaresinin olmadığını düşünen insanların olduğunu söylüyor.

Cinsel uyumsuzluğun hipnoterapi gibi hiçbir tıbbi işlem gerektirmeyen bir yöntemle artık bir sorun olmaktan çıktığını belirten ve bu konuda etkili çalışmalar yapan Psikolog Başkak, uyumsuzluk yaşayan çiftlerin hipnoterapi tekniğiyle mutlu bir uyum yakalayabildiğini vurguluyor.

Siz evlenirken güzelleşin
Herkesin hayali düğünde mükemmel görünmek. Gelin ve damat adayları, hayatlarının en özel ve güzel gününde kendilerini yenilemek ve düğündeki davetlileri büyülemek için kendilerini profesyonel ellere emanet ediyor. 

Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Akın Yücel, düğüne 6 ay kala ve sonrasında hangi estetik müdahalelerle değişimin yaşanabileceğini anlatıyor.

Kadınların prensesler gibi bembeyaz gelinlikleri, erkeklerin prensler gibi şık smokinleri evlilik aşamasında son derece mühim, ancak her çift bu özel günde diğer zamanlara nazaran kusursuz görünmek ister. Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Akın Yücel, evlilik hazırlıkları yapan gelin ve damat adaylarının daha estetik görünmeleri için cerrahi ve cerrahi dışı tüyolar hakkında bilgi veriyor…

Büyük Güne Altı Ay Kala
Özellikle cerrahi işlemler için en uygun zaman düğüne altı kala olan süre. Zira ameliyat izlerinin iyileşme sürecinin hesaba katılması gerekiyor. Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Akın Yücel, bu dönemde liposuction, meme büyültme-küçültme ve burun estetiği ameliyatlarının kolayca yapılabileceğini belirtiyor.

Düğüne Beş Ay Kala
Özellikle gelinlerin favorilerinden biri olan sırt estetiği için en uygun zaman düğüne beş ay kala. Gelinliğin modelinin de bu dönemde netleşmesi sebebiyle, sırtı açık gelinlik giyecek gelinler için yenilikçi bir teknikle, özellikle sütyen kat bölgesindeki fazlalıklar alınıyor ve bel çevresindeki yağlı kısmın liposuctionla inceltilmesi sağlanıyor.

Düğüne Dört Ay Kala
Son dönemde vücutta çöken yerlerin yağ ile doldurularak tekrar şekillendirilmesi daha düzgün bir görünüm oluşmasını sağlanma işlemi oldukça revaçta. Büyük güne dört ay kala gelinlik ve damatlığın içinde daha büyüleyici gözükmek için yağ şekillendirme cerrahisi tercih ediliyor.

Düğüne Üç Ay Kala
Liposuction ve meme büyütme-küçültme işlemleri son 3 ay kalaya kadar rahatlıkla yapılabiliyor. Yüzde cilt soyma işlemi için en ideal zamanlardan birisi düğüne üç ay kala. Zamanla ve güneş ışınları sebebiyle lekelenen, kırışan ve kalitesi bozulan yüz derisi, yenilenmeye ihtiyaç duyuyor. Düğün günü göz alıcı ışıltısıyla parıldamak isteyenler, bu işlemi tercih ediyor.

Düğüne İki Ay Kala
Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Akın Yücel'e göre botoks için en doğru zaman, düğüne 60 gün kala. Uygulamadan yaklaşık 3 ay sonra güçlü kaslarda hareket geri dönmeye başlar. 4 ay sonra zayıf kasların hareketi de başlar. 6 ay sonra etki tamamen ortadan kalkar. Dolayısıyla iki ay kala yapılan botoks işlemi son derece nokta atışı olacaktır.

Düğüne Bir Ay Kala
Düğün işlemlerinin en yoğunlaştığı ve yorgunluğun had safhada olduğu son bir ay gözaltları olduğundan daha yorgun görünür. Kimse en özel gününde yoğun gözaltı ile davetlilerin karşısına çıkmak istemez. Bu dönemde yapılacak en doğru işlem, mezoterapi olacaktır. Olduğundan daha canlı ve parlak bakışlara sahip olacak, ilk dansınızı yaparken, gözünüzü müstakbel eşinizin gözlerinden alamayacaksınız. Büyük güne bir ay kala botoks ve dolgu işlemleri gönül rahatlığı ile yaptırılabilirken, cerrahi işlemleri için vakit artık geçtir.

Bilinçsiz Diyet Kalpten Saç Teline Kadar Zarar Veriyor
Zayıf beden imajı günümüzde gitgide önem kazanıyor. Kilo vermek isteyenlerin başvurduğu şok diyetler ise sağlığa ciddi ölçüde zarar veriyor. 

Fazla kilolar nedeniyle yılda 2,8 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirten Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Uz. Dyt. Merve Yüksek, bilinçsizce yapılan diyetlerin sağlık üzerindeki etkilerini anlattı.

Mucizevi olarak sunulan diyetler iç organları tehlikeye sokuyor
Kısa sürede mucizevi kilolar verdirdiğini vadeden sağlıksız diyet listeleri bulunmaktadır. Kilo verme sürecinde en sık yapılan yanlışlar aç kalarak kilo vermeye çalışmak, öğün atlamak, tek tip beslenmek ve ani kilo vermek için şok diyetler yapmaktır. Ancak sık sık uygulanan bu diyetler, kısa vadede birçok hastalığa sebep olurken, uzun vadede hayati organları tehlikeye atmaktadır.

Bilinçsiz diyet saç döküyor, asabi yapıyor, kemik sağlığını bozuyor
Yeterli ve dengeli beslenme sağlığın temelini oluşturmaktadır. İnsan vücudunun büyüyüp gelişebilmesi ve sağlıklı bir şekilde uzun süre yaşayabilmesi için birçok farklı besin öğesine gereksinimi vardır. Hızlı kilo vermek uğruna bilinçsizce yapılan diyetlerle yetersiz ve dengesiz beslenen kişilerde; sağlıksız ve zayıf bir görünüş, baş dönmesi, halsizlik, yorgunluk, üşüme, isteksiz ve ağır hareketler, baş ağrısı, unutkanlık, konsantrasyon eksikliği, asabi ruh hali, kabızlık, adet düzensizlikleri, kansızlık, demir eksikliği, kemik yoğunluğunda azalma, sağlıksız ve kuru cilt yapısı, saç dökülmesi ve bozuk tırnak yapısı, düşük bağışıklık sistemi ve sık sık hastalıklara yakalanma şeklinde şikayetler görülmektedir.

Kilo vereyim derken kalp ritminizi bozmayın
Haftada 4-5 kilo verdiren diyetler, düşük kalorili olmakta ve gerekli besin öğelerini içermemektedir. Bu diyeti yapanlarda ağırlık kaybı yağ kütlesinden değil, kas ve suda olmaktadır. Bu kayıp, kalp kaslarında da söz konusu olabilir ve kalp ritminde bozukluklar meydana gelebilir. Metabolizma hızını düşüren bu diyetler sonrası verilen kilolar, hızla geri alınmakta ve daha sonra yapılan diyetlerle kilo vermek daha da zorlaşmaktadır.

Protein diyetleri beslenme uzmanı kontrolünde yapılmalı
Son dönemlerde hayli popüler olan protein içerikli diyetlere de dikkat edilmelidir. İnsan vücudu proteinden zengin gıdaları sindirebilmek için daha fazla enerji harcar. Bu besinler, mideyi geç terk ettiği için daha uzun süreli tokluk sağlar. Fakat günlük tüketilecek protein miktarına fiziksel özellikleriniz ve kan değerlerinizi göz önünde bulundurarak mutlaka diyetisyeninizin karar vermesi ve bu yiyecekleri beslenme planınıza dengeli bir şekilde oturtması gerekmektedir.

Bilinçsiz diyet kalp, böbrek ve karaciğerinizde kalıcı hasar bırakabilir
Protein ağırlıklı besinler kolesterol ve yağ içerir. Doymuş yağların ve trans yağ asitlerinin fazla tüketimi damar tıkayıcı özelliktedir ve kalp hastalıkları ile ilişkilendirilmektedir. Uzun süreli uygulanan protein diyetleri böbrekler üzerinde geçici ya da kalıcı hasara neden olabilir. Bilinçsiz diyetlerle kilo vermeye çalışırken hayati önem taşıyan böbrek, karaciğer ve kalp gibi organlar riske girebilir. Yüksek protein içerikli diyetlerde yeteri kadar sebze ve meyve tüketilmez. Ancak yeterli sebze ve meyve tüketimi kardiyovasküler hastalıklar, mide kanseri ve kolorektal kanser riskini azaltmaktadır.

Gazete, dergi ya da internetteki diyet programları herkes için uygun değil
Beslenme tamamen kişiye özel olmalıdır. Zayıflama programının ilk adımı doktor kontrolüdür. Ardından bireyin yaşı, boyu, cinsiyeti, mesleği, mevcut hastalıkları ve beslenme alışkanlıkları incelenir. Bütün bunların sonucunda diyetisyen tarafından beslenme programı hazırlanır. Gazete, dergi ve internette yayınlanan diyetler herkes için uygun değildir.

Dengeli ve sağlıklı beslenmeyi hayatınızın bir parçası haline getirin
Diyet, kısa vadeli ve sadece zayıflama amaçlı olmamalıdır. İdeal ağırlığa ulaşıldıktan sonra kişiye mutlaka kilo koruma programı düzenlenerek yaşam tarzına adapte edilmeli, uzun vadede sürdürülebilir olmalıdır. Yaşamın her evresinde yeterli ve dengeli beslenme, temel unsurdur. Uzun vadede maksimum sağlık için yeterli ve dengeli beslenmeye ek olarak; düzenli fiziksel aktivite (Her gün 30 dk./orta şiddette), düzenli uyku, stresten uzak bir yaşam tarzı benimsenmeli ve düzenli sağlık kontrolü yapılmalıdır.

Nörololjik hastalıklar ve sanatla yenilenen hayatlar
Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, nörolojik rahatsızlıklara rağmen sanata gönül veren ünlü kişilerin, gösterdikleri başarıları ve nörolojik hastalıkların sanat ve sanatçılar üzerindeki etkilerini anlattı.

"Beyin bir bölgenin hasar görmesine rağmen oluşturduğu yeni bağlantılar ile çöp adam bile çizme yeteneği olmayan birisini ünlü bir sanatçı yapabilir."

Genelde her birey, beyninin bir tarafını ağırlıklı olarak kullanır. İnsan beyni yaklaşık 1,5 kg ağırlığında evrendeki en kompleks sistemdir. Beyin işlevlerini gizlilik içinde halleder ve fikirleri müthiş bir sihir ürünüymüş gibi sunar bize. Her birimizin içinde, tam olarak tanımadığımız bir varlıktır ve sırlarını bir anda açığa vurmaz. Öyle ki; bir bölgesinin harabiyetinde yeni bağlantılar oluşturarak çöp adam bile çizemeyen kişiyi ünlü bir sanatçı yapabilir. Beynimizin sağ ve sol tarafı bilgiyi farklı şekilde işler. Sol beyin mantıksal, rasyonel, analitik, objektif, ardışık düşünebilen, baktığında parçaları görebilen, sağ beyin ise sezgisel, bütünsel, sentezleme yeteneği olan, subjektif, yaratıcı, sanatçı taraftır. Sanat güzellik karşısında duyulan heyecan ve hayranlığı uyandırmak için insanın kullandığı yaratıcılıktır. Sanat sanatçının iç dünyasını yansıtır. Sanat bir dildir. Yaygın veya tek taraflı beyin hasarları sonucunda sanatçıların eserleri etkilenebilir.

"Yaygın ve tek taraflı beyin hasarları sonucunda sanatçıların eserleri etkilenebilir."

Beyin hasarının en önemli sonuçlarından biri olan ihmal; beyin lezyonun karşı tarafından gelen herhangi bir uyarana karşı, mevcut duysal veya motor kayıpla açıklanamayan, kayıtsızlık veya tepkisizlik olarak tanımlanmaktadır.

Federico Fellini (1920-1993), çağımızın en önemli film yönetmenlerinden biri olması dışında aynı zamanda da karikatüristtir. Fellini'nin geçirdiği sağ hemisfer inmesi sonrası karikatürlerinde sol ihmal sendromunun belirtileri görülmüştür. Fellini'den hafızasından çizmesi istenilen papatya (a), bisiklet (b) ve masa (c) resimleri. Papatyada resmin sol tarafı ihmal edilmiş. Bisikletin ön tekeri zincirsiz ve cantsız. Sürücünün yüzü yarım çizilmiş. Masa resminde ise objeler sayfanın sağına yerleştirilmiş olması dışında anormallik yoktur. Hastalığının 25 gününde zihniden çizdiği başka bir resim. Kadın doktorun alnı ve kendi kafasının arkası çizilmemiştir. Sanatçı duygularını, kendisini tamamen doktorun ellerinde bir cüce olarak resmederek ifade etmiştir.

Anton Räderscheidt (1892-1970), ünlü Alman ressam 75 yaşında sağ hemisfer inmesi geçiriyor. Sol tarafta uzaysal ihmal ve ciddi görsel algı bozukluğu gelişiyor. Sonuçta resim yapmayı tekrar öğreniyor ve çalışmaları aşırı soyut ve dışa vurumcu hale geliyor. Sol alttaki resim hastalık öncesi çizimlerinden, sağ alttaki resim hastalık sonrası 2.5, 6 ve 8 aylarda çizdiği otoportresi. Geçirdiği nörolojik beyin hastalığına bağlı portrenin sol yüz yarısını detaylandıramamış ve hastalığın iyileşmesi ile beraber portrenin sol yarısındaki çizgilerin kısmen geliştiğini görebiliyoruz.

"Hasarlanma sırasında loblar üzerindeki baskılayıcı etki azalır ve yaratıcılık ortaya çıkar"

Sol beyin yarısı beynin zorba kısmıdır. Sağ yarının yaratıcılığını baskılar. Sonradan gelişen soldaki bir patoloji yaratıcılığı artırabilir. (Parodoksal fonksiyonel fasilitasyon). Temporal lobun frontal lob üzerinde baskılayıcı etkisi vardır. Harabiyette bu etki kalkar ve yaratıcılık artar. 43 yaşında, İngiliz satıcı, resim ile hiç ilgisi olmayan Alan Brown 2003'de 39 yaşında beyin damarındaki baloncuk yırtılması sonrasında 16 saat süren bir operasyon geçiriyor. 2 ay sonra hastanede hemşiresi tarafından eline verilen bir kağıt kalem ile yeni yeteneğini keşfediyor. Worcestershire Güzel Sanatlar Fakültesini bitiriyor. Ünlü ve ödüller alan bir ressam oluyor. Hastalık öncesi çöp adam bile çizemeyen Alan Brown "Beyin ameliyatı sonrasında aniden Michelangelo oldum "diyerek bu durumu ifade ediyor.

Tommy McHugh (1949-2012) inşaat kalfası, sabıkalı, uyuşturucu kullanımı olan, eline fırça almamış bir kişidir. 2001 yılında tansiyonu yükseliyor, beyin damar baloncuğu yırtılması sonrasında 6 saat operasyon geçiriyor ve 1 hafta komada kalıyor. Frontal ve temporal her iki beyin yarımında etkilenme oluyor. Sonrasında radikal kişilik değişikliği ile karanlık ve şiddet yönlü karakteri değişerek pozitif ve dışa dönük hale geliyor. Günde 10-16 saat çalışarak yüzlerce şiir ve resim yaratıyor.

"Dil özellikleri ile ilgilenen beynin diğer yarısında sanat kendini simgesel ve dilsel kavramlar biçiminde ifade eder"

Resim sanatı güçlü görsel imgeler kullanmasına rağmen, lisan ile ilgili beyin yarımı sanatın çoğunda simgesel ve dilsel kavramlar biçiminde kullanılır. Örneğin, Picasso'nun Guernica'sı, savaşın zulmünü inceleyen örnek sanat ürünüdür.

Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937'de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası' na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937'de İspanya'daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, anıtsal bir tablodur. Tabloda, ölüm, şiddet, gaddarlık ve çaresizlik sahneleri, bunların asıl sebebi gösterilmeksizin işlenmiştir. Tablonun siyah beyaz oluşuyla savaşın yarattığı cansızlık ne kadar güçlü vurgulanmıştır.

30 Eylül 2017 Cumartesi

Bağırsağımızda 2 kilo bakteri taşıyoruz!
İnsan vücudunda 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin ediliyor. Bunun 10 misli fazlası kadar da yararlı bakterilerimiz var. Vücudun deri, ağız, vajina, bağırsaklar gibi çeşitli bölgelerinde yerleşmiş bu bakterilere o bölgenin "florası", yeni adıyla "mikrobiyota"sı deniyor. Bağırsak mikrobiyotamız ise 2 kilo ağırlığında ve hem işlevi hem de ağırlığı nedeniyle artık bir organ olarak kabul ediliyor.

Bağırsak mikrobiyotasında en azından bin farklı türden bakteri bulunuyor. Bu bakteriler bebeğin dünyaya gelişinin üçüncü gününden itibaren oluşmaya başlıyor. Mide ve ince bağırsaklar tarafından sindirilemeyen besinlerin sindirimine yardım eden, B ve K vitaminlerinin yapımını sağlayan, hastalık yapabilecek bakterilerin yerleşmesine mani olan bu bakterilerin en önemli özelliği ise bağırsak duvarında bir bariyer vazifesi görmesi.

Bağırsak mikrobiyatasının bir conta görevi gördüğünü söyleyen Medical Park Ankara Hastanesi, Gastroenteroloji Bölümü Uzmanı Prof. Dr. Hakan Alagözlü şu bilgileri veriyor:

SIZDIRAN BAĞISAK SENDROMU
"Bağırsak epiteli normalde zararlı mikropların toksik maddelerini geçirmez. Bunda bağırsakta probiyotik dediğimiz dost bakterilerin rolü vardır ve probiyotikler bağırsak sızdırmazlığını sağlayarak bir conta görevi yaparlar. Floradaki en ufak bir bozulma veya zayıflama ise bağırsaktaki bu zararlıların kan dolaşı¬mına karışmasına ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur. Buna sızdıran bağırsak sendromu diyoruz. Sızdıran bağırsak sendromun şeker hastalığı, karaciğer yağlanması gibi metobolik hastalıkla başta olmak üzere çok sayıda sağlık sorununa neden olur."

ANTİBİYOTİK UYARISI
"Antibiyotiklerin, bağırsak florasını bozarak kilo aldırıcı özelliği mevcut. Bu nedenle gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınmak gerekiyor. Antibiyotiklerin, öldürmesi gereken zararlı bakterileri öldürürken bağırsaktaki iyi bakteriler de ölüyor. O nedenle antibiyotik bitiminden sonra probiyotik destekleriyle bağırsak mikrobiyotasını eski haline döndürmek gerekiyor. Eğer antibiyotik kullanacaksak da "akılcı ilaç" uygulamasının gereklerini yerine getirmeliyiz."

OBEZ BAĞIRSAK
"Obezlerin bağırsaklarında hazmedilmeyen lifleri ve karbonhidratları parçalayabilen bakterilerin daha ağırlıklı olduğunu buldular. Obezlerin bağısak florasında bir bozulma olduğunda sindirilmeyen liflerden yüzde 15 daha fazla kalori elde edilir. Bu da obez hastanın aldığı bir öğün yemekte 750 kalori alırken, normal sağlıklı kişi aynı öğünden 500 kalori aldığı anlamına gelmektedir."

RUH SAĞLIĞIMIZI DA ETKİLİYOR
Vücuttaki toplam serotonin düzeyinin yüzde 80'i bağırsak duvarından salgılanır. Bağırsak bakterilerimizdeki değişiklikler stres, kaygı, depresyon gibi durumları tetikleyebiliyor. Bağırsaklarımız ve bağırsak bakterilerimiz bazı nörokimyasallar üreterek beynin ruh, hafıza ve öğrenme durumunu etkiliyor. Mutluluk hormonu olarak bilinen "Serotonin" eksikliğinde huzursuzluk, stres, kaygı, sinirlilik, depresyon gibi belirti ve hastalıklar görülür."

İKİNCİ BEYNİMİZ
"Beyin dışında en fazla sinir hücresi ve sinir ağı olan yer sindirim sistemidir. Bu nedenle bağırsaklarımız ikinci beyin olarak söylenir. Bağırsaklarımızla beynimiz arasında bir bağlantı var. Hassas bağırsak sendromu denilen hastalıkta bağırsak mikrobiyotası bozulduğu için karın ağrısı, karında şişkinlik ve gaz gibi belirtiler ortaya çıkıyor. Probiyotikler hassas bağırsak sendromunda da etkili rol oynuyorlar."

BAĞIRSAK SAĞLIĞI İÇİN 8 ÖNERİ
Prof. Dr. Alagözlü bağırsak sağlığı için yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
1- Fermente yiyecekleri tüketelim (turşu, boza, şıra, tarhana, sirke, fermente süt ürünleri)
2- Gerekirse doktorunuza sorarak uygun bir probiyotik takviyesi alalım.
3- Egzersizin sağlıklı bağırsak mikrobiyotasını sağladığı yapılan çalışmalarda gösterilmiş.Yürüyüş en güzel egzersizdir.
4- Lifli gıdalar bağırsaktaki faydalı bakterilerin çoğalmasına yardımcı olurlar. Lifli gıdalar tüketelim.
5- Omega-3 takviyeleri bağırsak sağlığımızı güçlendirir.
6- Fruktozdan zengin doğal olmayan işlenmiş, gıdalardan uzak duralım. Bağırsak floramızı bozar.
7- Çin tuzu olarak bilinen "Monosodyum glutamat" içeren gıdalardan uzak duralım.
8- D vitamini seviyelerimize baktıralım gerekirse doktor kontrolünde takviye yapalım. Bizi bağırsak polip ve kanserlerinden korur.

Dengesiz hava sizi hasta etmesin!
Küresel ısınma, iklimin değişmesi, hava sıcaklığının mevsim normalinde seyretmemesi pek çok kişiyi hasta edebiliyor. Dengesiz hava değişiminden en çok kadınlar şikayetçi. 

KadıköyŞifa Kadıköy Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Deniz Hızlıbacak, dengesiz mevsimlerin yarattığı rahatsızlıklar ve çözümleri 10 maddede anlatıyor.

1. Hava değişiminden etkilenmek ne demek?
Bunun anlamı, o kişinin havadaki en ufak bir değişimi diğer insanlara göre daha kuvvetli bir şekilde algılaması. Kişinin organizması bu tür hava değişimlerine karşı baş ağrısı, uyku sorunu, bulantı, konsantrasyon bozukluğu ve depresyon gibi tepkiler veriyor. Diğer belirtiler ise dolaşım sisteminde bozukluk ve yara izlerinde ağrı. Hava değişiminin bünyede yaptığı etkiyle romatizma, osteoartrit ve astım gibi solunum sisteminde kronik hasarlar meydana gelebilir.

2. Hava değişimine karşı tepkiler arasında fark var mı?
Evet, insanların hava değişimlerine verdiği tepkiler arasında fark var. Halkın üçte biri hava değişimlerine hiç tepki göstermiyorken, diğer bir üçte bir kısım ise en ufak bir hava değişiminde hemen kolayca yoruluyor. Geri kalan kısım ise hava değişimlerine karşı oldukça hassas. Ayrıca kadınların hava değişimlerinden daha fazla etkilendikleri ispatlandı.

3. Bünyenin hava değişimlerinden etkilenmesinin sebebi nedir?
Sağlıklı bir bünye çok güçlü hava değişimleri karşısında bile dayanıklı olabilir. Bu sebepten hava değişimlerine bünyenin verdiği tepkiler çoğu zaman bazı hastalıkların habercisi olmuştur. Mesela her yağmur yağdığında eklemler ağrıyorsa bunun arkasında osteoropoz veya osteoartrit gibi eklem hastalıkları yatabilir. Kadınların hava değişimlerinden daha fazla etkilenmelerinin sebebi ise zaten sürekli bir hormonel değişim yaşadıklarından dolayı, organizmanın daha hassas olması. Bunun dışında kadınların kan basıncı daha düşük olduğundan kış mevsiminde meydana gelen hava değişimlerine karşı daha hassas. Hava değişimi ile birlikte bünyede meydana gelen değişimin asıl sebeplerinden biri de beynin vücut ısısını yeteri kadar hızlı ayarlayamaması.

4. Beynin bu durumla ne ilgisi var?
Beyin organizmanın ısısını düzenleyen klima cihazı görevini görür. Hava şartları ne olursa olsun, beynin görevi vücut ısısını 37 derecede tutmak. Bu alandaki sorunlar sonucunda kişi hava değişimlerine karşı daha hassas oluyor.

5. Bu konuyla ilgili bilimsel araştırmalar var mı?
Yapılan birçok araştırma sonucunda hava ve sağlık arasında ilişki olduğu kanıtlanmıştır. Fransız bilim adamları son on yılda meydana gelen kalp krizi vakalarıyla hava değişimlerini karşılaştırmış. Bunun sonucunda büyük ısı değişimlerinin kalp krizi riskini arttırdığı ortaya çıktı. Ayrıca değişik hava akımlarının da migren krizine sebep olduğu ispatlandı.

6. Hava değişimlerinden bünyemi nasıl koruyabilirim?
Kendini koruma düşüncesiyle evde kalmak yerine iyi veya kötü havada da dışarı çıkıp mutlaka yürüyüşler yapılabilir. Hamam veya sauna ziyaretleri, sıcak soğuk duşlar almak sizi hava değişimlerine karşı daha güçlü yapacaktır.

7. Başka ne gibi takviyelerde bulunabilirim?
Bazı mineraller ve vitaminlerle mesela selen ve E vitamini vücudun hava değişimlerine karşı biraz daha az etkilenmesinde bir rol oynuyor.

8. Hava değişiminden etkilenenler için en zararlı iklim hangisi?
Kan basıncı sabit olan durumlar en az problem yaşanan durumlardır. En sağlıksız hava şartlarından biri sıcak ve nemli hava şartlarıdır. Bu hava şartlarında her türlü rahatsızlık meydana gelebilir: Dolaşım sorunlarından tutun kan dolaşımı sorunlarına kadar her türlü ciddi rahatsızlık meydana gelebilir. Özellikle kalp ve romatizma hastalarının şikayetleri nemli ve yağmurlu havalarda artar. Kış aylarında oluşan hava basıncından dolayı kalp krizi vakaları meydana gelir.

9. Hangi durumlarda doktora başvurmalıyım?
Hava değişiminden sadece hafif etkilenenler bu sorunla baş edebilirler. Fakat romatizmaya bağlı olarak oluşan ağrılarda güçlenme meydana geliyor ve daha hassas olunuyorsa, bu durumda en kısa zamanda bir doktora başvurup mümkün olan tedavi yöntemleri hakkında konuşmakta fayda var.

10. Hava değişiminin iyi geldiği durumlar da var mı?
Evet. Mesela deniz havası alerjisi ve astımı olanlar ayrıca kan basıncı düşük olanlara çok iyi gelir. Çünkü deniz havası dolaşım sistemini harekete geçirir ve bronşları temizler. Deniz havasında alerjik tepkilere yol açacak hiçbir yabancı madde bulunmaz. Yüksek yerlerdeki ince hava ise kan üretiminde etkili. Deniz havasından uzak durması gerekenler ise kalp hastaları, kan basıncı yüksek olanlar ve tiroit bezlerinde sorunları olanlar.

Et yemeklerinin yanında bir bardak portakal suyu için
Uzmanlar, et yemeklerini bir bardak portakal suyu ile tüketmenin sindirimi kolaylaştırdığını, ette bulunan birçok vitamin ve minerallerin, C vitamini ile birlikte tüketilmesi halinde vücut tarafından daha çok kullanıldığını hatırlatarak, etin yanında bir bardak portakal suyunun ihmal edilmemesi gerektiğini söylüyor.

Uzmanlar, protein kaynağı, B12 vitamini ve çinko açısından zengin olan kırmızı etin insan beslenmesinde önemli yer tuttuğunu söylüyor. Özellikle C vitamini içeren portakal suyu gibi içeceklerle tüketildiğinde ette bulunan faydalı besin öğelerinin vücutta kullanımı artığını belirten uzmanlar, kırmızı et tüketirken yanında bir bardak portakal suyu içmenin önemine dikkat çekiyor.

Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç: C vitamini et grubunda yer alan demirin, A ve B vitaminlerinin vücutta daha elverişli olarak kullanılmalarında gerekli olan önemli bir vitamin olduğunu belirterek şu bilgileri verdi: "Ette yoğun olarak bulunan amino asitlerden tirozin ve triptofanın metabolizması için de C vitamini gereklidir. Etin içerdiği besin öğelerinin vücutta kullanımının daha iyi olabilmesi için aynı öğünde diğer besinlerle birlikte alınması gerekir. Bu nedenle et tüketilirken yanında C vitamini içeren portakal suyunun içilmesine oldukça yararlıdır" dedi.

Temizliğe Takılmayın!
"Ütüyü prizde mi unuttum?", "Arabayı kilitledim mi?" sorularını sıkça kendinize soruyor ve kontrol ihtiyacı hissediyorsanız, ellerinizi sürekli yıkıyor, simetrik olmayan şeyler sizi rahatsız ediyor ve düzeltme ihtiyacı hissediyorsanız "Obsesif Kompulsif Bozukluk" hastası olabilirsiniz. 

Uzmanlar, tedavi edilmediği takdirde hem kişinin hem de çevresinin hayatını çekilmez hale getiren bu hastalığa depresyon gibi başka psikiyatrik hastalıkların da eklenebileceği konusunda uyarıyor.

El yıkamak, her gün düşünmeden yaptığımız sıradan ama sağlığımız için gerekli bir davranışken, elleri sık ya da gereğinden uzun yıkamak bir hastalık belirtisi olabilir. Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Polikliniği'nden Yrd. Doç. Dr. Emre Tolun Arıcı, obsesyonun (takıntı) bir düşünce olduğunu ve zihne istenmeden gelerek huzursuz ettiğini söylüyor. Bu düşüncelerin kontrol edilemez ve dışarıdan görünenin aksine kişinin elinde olmadığını da vurgulayan Arıcı, temizlik takıntısını şöyle tarif ediyor:

"Pek çok insan için temiz kabul edilen evdeki masaya dokunmak bile obsesif kişi için "ellerime kir bulaştı" düşüncesine sebep olur hatta bunun sonucunda kendine ya da başka birine hastalık bulaştırmaktan korkar. Bu da şiddetli bir sıkıntı hissi yaratır ve kişi rahatlamak için ellerini yıkar. Fakat bu durum uzun sürmez ve düşünce tekrar ederek, kısır döngüye yol açar. Hasta, sıklıkla mikrop, toz, kir gibi etkenler ile idrar gibi vücut dışkılarının bulaştığına inanır.

Telkinler hastayı zorluyor

Bu hastalara sıkça söylenen "elini yıkama, sen yapıyorsun" gibi telkinlerin kişi için çok sıkıntı verici ve zorlayıcı olduğuna da değinen Yrd. Doç. Dr. Emre Tolun Arıcı, "bulaşma-temizlik" tipine ilişkin belirtileri ve hastanın yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor:

"Elleri yıkamak sağlıklıdır, fakat günde toplam bir saatten fazla yıkanması, yıkanmadığında yoğun sıkıntı hissedilmesi ve günlük yaşamın bundan olumsuz etkilenmesi bize hastalığı düşündürüyor. Bu kişilerde ellerin yıkanmaktan tahriş olduğunu, dışarı çıkamamaya varacak kadar temaslardan kaçınıldığına şahit oluyoruz."

Takıntının birçok farklı tipi var

Obsesif Kompulsif Bozukluğunun sadece temizlik takıntısıyla sınırlı olmadığını da ifade eden Arıcı, diğer türleri ise şu şekilde açıklıyor:

"Temizlik dışında sıkça görülenlerden biri de kuşku-kontrol tipidir. Bu ise evden çıkarken kapıyı kilitleyip kilitlemediğinden emin olamama, yatarken doğalgazı defalarca kontrol etme gibi hareketlerle kendini gösterir. Bunların dışında takıntı tipleri arasında; dini, cinsel içerikli, zarar vermekle ilgili olumsuz düşünceler içeren, simetri, düzen, sayı sayma, eşya biriktirmek (istifçilik) gibi çeşitleri de bulunmaktadır. Birden çok obsesyon bir arada olabilir. Zaman içinde yer değiştirebilirler, örneğin temizlik kaybolurken yerine kontroller alabilir."

Tedavisi mümkün

Yrd. Doç. Dr. Emre Tolun Arıcı, Obsesif Kompulsif Bozukluk'un tedavi edilmediğinde tekrar edip süreğenleşebildiğini ya da şiddetlenebildiğini de belirtiyor. Hastanın el yıkama süresinin günde bir-iki saatken bu sürenin neredeyse uyanık olunan tüm zamana yayılabildiğine dikkat çeken Arıcı, bu durumun da doğal olarak aile, arkadaş ve iş yaşamını olumsuz etkileyebildiğini ifade ediyor. Takıntıya, depresyon gibi başka psikiyatrik hastalıklar eklenebileceğini de dile getiren Arıcı, Obsesif Kompulsif Bozukluğunun tedavisinin mümkün olduğunu ve tedavi olmak isteyen kişilerin öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurmaları gerektiğini söylüyor.

27 Eylül 2017 Çarşamba

​Neden Sürekli Aç Hissediyorum?
Diyet yapıp fazla kilolarınızdan kurtuldunuz. Ama diyeti bıraktığınız anda yeniden kilo almaya başlayıp belki de öncekinden bile fazla kilo aldınız. Eğer kendinizi sürekli aç hissediyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Ve bu yaz, tekrar eden bu kötü döngüyü kırmanın tam sırası! 

Uzman Bariatrik Diyetisyen Nazlı Acar'ın verdiği bilgiler, bitmek bilmeyen yemek yeme arzusunun sebeplerini bulmak ve dizginlemek konusunda işinize yarayabilir.

Doç. Dr. Halil Coşkun, son 17 yıldır sadece obezite ve diyabet cerrahisi alanında uzmanlaşan ve yaptığı başarılı operasyonlarla adından söz ettiren, endoskopik balon uygulamalarında aldığı yüz güldüren sonuçlarla hastalarının hayatlarını değiştiren öncü isimlerinden biri. Ünlü doktor kliniğinde diyet ve psikiyatri konusunda uzmanlaşmış geniş bir ekiple birlikte, Türkiye'yi bariatrik beslenme konusunda bilinçlendirmek için önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. Aşırı kilolu ya da tekrar tekrar kilo alıp veren hastalar konusunda mucizeler yaratan bu ekibe, diyet yaptıktan sonra tekrar şişmanlamamak için bilmemiz gerekenleri sorduk. Uzman Bariatrik Diyetisyen Nazlı Acar, yaza formda girmek için tüm dikkatimizi kilomuza yönelttiğimiz şu günlerde, aşırı yemek yeme arzusunun hangi sebeplerden kaynaklandığına dair bilgiler vererek, nasıl kontrol edeceğimiz konusundaki önerilerini anlattı.

Diyetisyen Nazlı Acar, "Sağlıklı beslenme programları ile ideal ağırlığa ulaşmış fakat yemek yeme arzusu (craving) nedeniyle yeniden kilo olmaya başlayan pek çok kişi var. Ne yazık ki, aşırı yeme arzusu, katı diyetleri sonlandıran veya sağlıklı yaşam programlarını çöpe attıran en büyük etken" diyor. Acar'a göre, yemek yeme konusunda oluşan karşı konulamaz arzunun 7 sebebi şöyle:

1. Hormonlar: Hormonal değişiklikler, vücut fonksiyonları üzerinde önemli bir role sahiptir. Endokrin bezlerden tiroid, adrenal, hipofiz ve gonad obezite ile ilişkilidir. Peki, bu endokrin bezler bizi nasıl etkiler? Yiyecekler bizim yakıtımızdır. Acıktığımızda yemek yeriz, onları sindirir enerji olarak kullanırız. Açlık ve tokluk gibi hislerimiz vardır. Öte yandan kimi yiyecekleri, aç olmasanız da arzulayabilirsiniz. Özellikle bayanlar gebelik ve menstürasyon gibi özel zamanlarında farklı yiyecekleri arzulayabilirler. Tüm bu aşermeler, çoğunlukla hormonlardaki değişimlerle ilgilidir. Bunu bilmek, bizi hormonların değiştiği dönemlere karşı daha uyanık kılar.

2. Kan Şekeri Seviyesi: Yemek yeme arzusu, kan şekeri seviyesi ile oldukça ilgilidir. Vücut fonksiyonlarının sağlıklı olması için glukoz gerekir. Yeterli ve dengeli beslenerek kan şekerinizin stabil kalmasını sağlayabilirsiniz. Eğer kan şekeriniz gün içinde dalgalanırsa, kendinizi yüksek kalorili yiyecekleri arzularken, daha da kötüsü fazla fazla yerken bulabilirsiniz. Bunun çaresi ise öğün atlamadan, sağlıklı ara öğünlerle beslenerek, kan şekerini dengelemektir.

3. Vitamin – Mineral Yetersizliği: Yediğimiz her şey vücudumuzda yağa veya enerjiye dönüşür. Eğer aldığınız enerji fazla, yaktığınız enerji azsa, kilo almak söz konusu olacaktır. Bu durumda aktif bir yaşam sürmek önemli… Ancak hareketli bir yaşam sürseniz bile yine de enerji yakabilmek için bazı enzimlerin aktif olması önem taşıyor. Enzimleri aktif hale getiren önemli vitamin ve mineraller vardır. Eğer bu vitamin ve mineraller vücutta yetersizse o zaman kilo kaybı yerine kilo artışı ile karşılaşabiliyoruz. Örneğin vücut yağının artması, D vitamininin aktivasyonunu engeller ve bu da obezite sebebidir. Bu durumda, diğer tüm önlemleri aldığınız halde kilonuzu dengeleyemiyorsanız, uzman bir diyetisyenden yardım almayı düşünebilirsiniz. Böylece gerekli klinik testleri yaptırarak bedeninizdeki olası bir vitamin-mineral yetersizliğini ya da kilonuzu etkileyen diğer faktörleri ortaya çıkartmanız mümkün olacaktır.

4. Karbonhidrat Tokluğu: Karbonhidratlardan zengin diyet, tokluk hissettirse de erken acıkmanıza sebep olur. Pizza veya hamburger karın doyurmak için kolay bir tercihtir. Fakat gün içinde çabuk acıkır ve daha fazla kalori içeren yiyecekler tüketmeyi arzularsınız. Bunlar yerine liften zengin tahıllar, yağlı tohumlar, meyve, sebze ve baklagiller tercih edilebilir. Bu tarz yiyecekler craving'e yani aşırı açlık hissine sebep olmaz.

5. Duygusal-Psikolojik Faktörler: Depresyondaysak, stresli bir işimiz varsa ya da duygusal olarak kötü bir dönemden geçiyorsak, daha çok yemek yemek ve daha kalorili besinler almak isteriz. Bunun ardında yatan sebep bizim seratonin seviyemizdir. Nişastalı ya da şekerli yiyecekler, seratonin salınımını arttırdığından bu duygusal dönem devam ettiği sürece, bu tarz yiyecekleri arzulamaya devam edebilirsiniz. Bu da ardından yeme bozukluklarını ve kilo alımını getirecektir.

6. Yemek Yeme İhtiyacı: Hissettiğiniz yemek yeme hissi, gerçek olmayabilir. Belki de o besini arzuladığınız için çalan, yanlış bir alarmdır. O nedenle tok olduğunuz halde canınız bir besini çok istiyorsa ya biraz tadına bakıp bırakın yani 'nefsinizi körleyin' ya da kendinizi kontrol edemeyecekseniz hiç dokunmayın.

7. Katı Diyet Planı: Katı bir diyet planı, bazı yiyeceklere karşı arzuyu daha da arttırabilir; aman dikkat! Diyetinizde sağlıklı olan tüm yiyeceklere yeterince yer vermeniz önemli. Diyetisyeninizden, çok istediğiniz kimi besinleri yemek için gerekirse diğer hangi besinlerden feragat edebileceğinizi öğrenin. Aynı sınıftaki yiyecekleri yer değiştirerek ya da porsiyonları küçülterek eziyet çekmeden de sağlıklı beslenmenin bir yolu bulunabilir. Bunun için kalorileri öğrenmeniz, diyetinizin gerektirdiklerini iyi anlamanız, karbonhidratları ve proteinleri tanımanız gerekecek. İyi haber şu ki, bilinçli beslenme konusunda uzmanlaştıkça, periyodu azaltarak, sosları ve katkıları çıkartarak ya da pişirme biçimlerini değiştirerek pek çok konuda esnek bir yaşam kurmak mümkün.

Yemek Yeme Arzusunu Kontrol Etmenin 6 Yolu!

Yemek yeme arzunuzu kontrol edebilirsiniz. Peki, ama nasıl? İşte uzman diyetisyenimizin bu konudaki önerileri:

1-Öğün Atlamayın: Öğün atlamamak, pek çok konuda farklı fikirlere sahip olan tıp dünyasının üzerinde tamamen uzlaştığı en önemli kurallardan biri çünkü öğün atlamak, kilo artışına sebep olmakta. Uzun süre aç kalmak kan şekerinizi düşürür. Bu uzun süreli açlık nedeniyle, vücut fonksiyonlarının devamı için gerekli olan enerjiyi yüksek kalorili, şekerli yiyeceklerden almak için büyük bir istek duyarsınız. Bu da gerektiğinden fazla enerji almanıza sebep olur. Sonuç: Giderek artan vücut ağırlığınız!

2. İşlenmiş Ürünleri Tüketmekten Kaçın: Ekstra tuz, baharat ve şeker ilave edilmiş, işlenmiş ürünlerden uzak durun. Bu tarz işlenmiş ürünler, tekrar tekrar aklınıza gelip yemek yeme arzusunun doğmasına neden olur. İşlenmiş gıdalar yerine; taze meyve ve sebzeleri ve düşük kalorili gıdaları tercih etmek çok daha faydalı bir tercih olacaktır.

3. Stresini Kontrol Et: Stres altında olmak, yemek yeme arzusunu arttıran bir faktördür. Eğer stresinizi kontrol altına alabilirseniz yüksek kalorili yiyecekleri de arzulamazsınız. Stres altındayken en çok tüketilen yiyeceklerin pizza, cips ya da abur cuburlar olduğu düşünülürse, stres kontrolünün beden-kitle indeksindeki önemi bir kez daha anlaşılır. Müzik dinlemek, spor yapmak ya da en azından derin nefes alarak zihni sakinleştirmek, hem stresi dengelemede hem de hayatınızı güzelleştirmek konusunda daha iyi alternatiflerdir.

4. Dikkatini Dağıt: Gerçekten aç mısın yoksa o yiyeceği mi arzuluyorsun? Eğer istediğin şey; çikolata, pizza, hamburger veya çikolatalı bir içecekse aslında aç olmadığına sadece yemek yeme arzusunun etkisine kapıldığına emin olabilirsin. Şimdi yapman gereken tek şey, 10 dakika boyunca başka herhangi bir şey düşünmek çünkü bu isteğin sadece 10 dakika sürer. Bu süreyi bir işe konsantre olarak, arkadaşlarınla sohbet ederek ya da çıkıp açık havada biraz yürüyerek atlatabilirsin.

5. Biraz Mola: Yorgun olduğunuzda yeme arzusu daha da yükselir. O nedenle yüksek kalorili, karbonhidratlı yiyecekleri yeme isteğiniz olduğunda, işinize ya da odaklanmış olduğunuz şeye 10-15 dakika kadar ara verin ve craving ile savaşın!

6. Düzenli Egzersiz Yapın: Egzersiz sadece fit olmak için yapılmaz aynı zamanda sizi rahatlatır ve zindelik sağlar. Stres hormonlarınızı baskılar ve bu da kendinizi iyi hissettirir! Böylece hayatınızın kontrolünü daha kolay elinize alırsınız.

Diyabette renkli beslenin
Dünya'da en yaygın hastalıklardan biri olan diyabet ülkemizde de yüksek oranlarda görülmektedir. Türkiye'de yaşayan yetişkinlerde diyabet yani şeker hastalığı görülme sıklığının %13.7'ye ulaştığı bilinmektedir.

Diyabet tedavisinde kan şekeri kontrolünü sağlamak ,sağlıklı ve kaliteli bir yaşama sahip olmak için doğru beslenmenin öneminin büyük olduğunu belirten Uzman Diyetisyen İpek Ağaca Özger; 'Doğru beslenme, yeterli meyve ve sebze tüketimini de kapsamalıdır. Liften zengin olan rengarenk meyve ve sebzelerin, kan şekeri yükselme hızını düşürmek, kabızlığı önlemek ve tokluk hissinin oluşmasını sağlamak gibi olumlu özellikleri vardır' diyor.

Sebze ve meyvelerin içerisindeki kompleks karbonhidratlar, vücudumuzda şekere yani glikoza dönüşür. Bu yiyeceklerin içeriğindeki karbonhidratların şekere parçalanma hızı yavaş olduğundan kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükseltirler; bu yüzden meyve tüketiminden korkulmamalıdır. Tabii meyvelerin tüketim miktarına dikkat edilmelidir; araöğünlerde tercihen 1 porsiyon meyve (kişinin ihtiyacına göre değiişmekle birlikte) tercih edilmelidir.

Meyve ve sebzelerin renklerine dikkat etmek ise daha fazla çeşitte vitamin, mineral ve antioksidan alımını sağlar. Uzman Diyetisyen İpek Ağaca Özger diyabetli kişilerin 5 renkte meyve ve sebze tüketmeye dikkat etmeleri gerektiğini belirtiyor. İşte Özger'in renkli sebze-meyveler listesi ve diyabet için faydaları;

Kırmızı Meyve & Sebzeler
Aşkın rengi kırmızıyı meyve ve sebzelere veren pigment likopen antioksidanıdır. Kırmızı meyve ve sebzeler: domates, karpuz, kuşburnu, çilek, kırmızı ahududu, greyfurt, nar, kırmızı biber, kızılcık bulunur.

Kırmızı renk grubunda en düşük glisemik indekse sahip olan meyve greyfurt, en yüksek glisemik indeksi olan ise karpuzdur. Çok güçlü antioksidan kaynağı olan kırmızı sebze ve meyveler, diyabetli kişilerin sofrasından eksik olmamalıdır.

Sarı-Turuncu Meyve & Sebzeler
Enerjinin sembolü olan turuncu renkteki meyve ve sebzeler, doğal bir bitkisel pigment olan, karotenoidler tarafından renklendirilmişlerdir

Sarı-turuncu renk grubunda yer alan meyve ve sebzeler: Bal kabağı, Havuç, Şeftali, Kayısı, Kavun, Mango, Nektarin, Portakal, Mandalina, Trabzon hurması, Muşmula, Malta eriği (yeni dünya), Ananas, Papaya, Limon, Sarı biber, Tatlı patates, Mısır ve Sarı domatestir.

Turuncu renk grubunda yer alan turunçgillerin tüketiminde diyabetlilerin dikkat etmesi gereken nokta; meyvenin suyunu sıkmak yerine kendisini tercih etmeleridir. Böylece daha fazla posa alarak kan şekerlerinin hızlı yükselmesini engellemiş olurlar. Ayrıca; taze sıkılmış da olsa meyve sularının glisemik indeksinin bir miktar daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.

Sebzelerden tatlı patates ve havucun; meyvelerden ise kayısı ve kavunun glisemik indeksleri yüksek olan seçimler olduğu unutulmamalıdır. Bu meyve sebzeler, diğerlerine göre daha dikkatli tüketilmelidir. Diyabetlilerde meyvenin kurusundansa tazesini tüketmek daha doğrudur.

Diyabetlilere bağışıklık sisteminin güçlenmesi için günde en az 1 avuç sarı ve turuncu meyve sebze tüketilmesini öneririm.

Yeşil Meyve & Sebzeler
Tabiatın, huzurun rengi olan yeşilin, meyve ve sebzelerdeki kaynağı 'klorofil' dir. Bu gruptaki besinler yüksek C vitamini içermeleri ile dikkat çekerler.

Bunlar: Yeşil üzüm, Yeşil erik, Kivi, Lime, Yeşil soğan, Avokado, Brokoli, Kara lahana, Marul, Roka, Taze nane, Dereotu, tere, Kuzukulağı gibi tüm otlar, Taze fasulye, Kabak, Yeşil dolmalık biber, Yeşil sivri biber, Kuşkonmaz, Bezelye, Bruksel lahanası, Salatalık, Ispanak, Pazı, Hardal, Semizotu, Tere ve diğer tüm yeşil yapraklı sebzelerdir.

Diyabeti olan kişinin öğünlerde tüketeceği salataya yeşil renkteki sebzelerden en az bir tanesini koymasını öneriyorum. Kivi hem çözünür hem de çözünmez posadan zengin olması; hem de glisemik indeksinin çok yüksek olmaması sebebiyle diyabetli kişiler tarafından sıkça tercih edilmelidir.

Mor Meyve & Sebzeler
Sakinleştirici özelliğe sahip olduğu bilinen mor renge sahip olan meyve ve sebzelere mavi-mor rengi veren pigment, 'antosiyanin' dir.

Patlıcan, Kırmızı pancar, Mor lahana, Kırmızı soğan, Mor/kırmızı turp ,Böğürtlen, Siyah ahududu, Yabanmersini, İncir, Mor erik, Kuru erik, Mor&Kırmızı&Siyah üzüm, Vişne, Kiraz, Kuş üzümü, Siyah dut, Kuru üzüm, Kan portakalı gibi mor renkteki bu meyve ve sebzeleri mevsiminde düzenli olarak tüketmeyi ihmal etmeyin.

Diyabetli kişilerin salatalarında mor renkteki sebzeler de mutlaka bulunmalıdır. Mor üzüm, mor renkli meyveler arasında en yüksek glisemik indeksi olan meyvedir; diyabetlilerin tüketim miktarına daha çok dikkat etmeleri gerekir. Hücreleri hasar almaktan korumak için güçlü bir antioksidan olan antosiyaninlerden zengin mor renkteki meyve ve sebzelerin her gün en az 1 avuç kadar tüketilmesini tavsiye ederim.

Beyaz Meyve & Sebzeler
Temizliğin, saflığın simgesi olan beyaz renkteki meyve ve sebzeler, rengini 'antoksantin' isimli pigment sayesinde almışlardır. Antoksantin, antioksidan özellikte olan bir flavonoidtir.
Kaliteli posa içerikleriyle dikkat çeken beyaz renkli meyve ve sebzeler, diyabette oldukça etkilidirler.
Beyaz grupta yer alan meyve ve sebzeler: Muz, Elma, Armut, Ayva, Karnabahar, Beyaz lahana, Sarımsak, Soğan, Zencefil, Mantar, Patates, Turp, Yer elması, Hindiba, Kereviz, Enginar ve Pırasa'dır.

Beyaz grupta yer alan patates ve muz, glisemik indeksi yüksek olduklarından daha dikkkatli tüketilmesi gereken meyve ve sebzelerdir. Meyvelerden elma, armut ve ayva hem glisemik indeksleri düşük olması sebebiyle hem de pektin içermeleri sebebiyle diyabetli kişilerin bu meyvelere öncelik vermelerini öneririm. Bu meyveleri kabuğu ile tüketmenin daha fazla posa alımını sağladığını hatırlatmak isterim. Tüm beyaz renkli sebzeler, diyabetli kişiler tarafından rahatlıkla tüketilebilir. Her gün salatalara en az bir beyaz sebze eklemeyi veya bu beyaz renkteki sebzeden yapılmış yemeği tüketmek ihmal edilmemelidir.