23 Nisan 2018 Pazartesi

Egzersiz reçeteye yazılmalı!
Egzersizin her geçen gün yeni faydaları ortaya çıkıyor. Uzmanlara göre psikiyatri tedavisinde düzenli egzersiz yapan hastaların ilaca verdikleri yanıt ve iyileşme süreci, egzersiz yapmayanlara göre daha hızlı ilerliyor. Dolayısıyla uzmanlar egzersizin reçeteye yazılması gerektiğini söylüyor.

Üsküdar Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Korkut Ulucan, hastanın genetik yapısına uygun olarak düzenlenen egzersiz programının tedavi sürecine olumlu etkileri olduğuna dikkat çekti.

Egzersiz iyileşme sürecinde fark yaratıyor

Egzersizin iyileşme sürecine olumlu katkıları olduğunu belirten Doç. Dr. Korkut Ulucan, son çıkan bir araştırmada yaklaşık 1000 kişilik ilaç kullanan psikiyatri hastalarında ilaç tedavisinin yanında her gün egzersiz yapan hastaların ilaca verdikleri yanıt ve iyileşme süreçlerinin egzersiz yapmayanlara göre anlamlı bir şekilde fark ettiğini söyledi.
Doç.Dr. Ulucan, şöyle konuştu:

Genetik yapımıza uygun egzersiz sağlıklı oluyor!

"Bizler daha önceleri yaptığımız çalışmalar ve derlemelerimizde egzersizin hücrelerimizde ve dolayısıyla organizmalardaki yararlarını belirtmiştik. Ancak her zaman söylediğimiz gibi, her egzersiz türünü değil, genetik yapımıza uygun egzersiz tipi bireylere sağlık açısından fayda etmektedir.

Egzersiz yapan bireylerde kardiyovasküler hastalıkların, tansiyon gibi problemlerin bariz bir şekilde azaldığı, anksiyete problemlerinin hızlı bir şekilde iyileştiğini daha önce belirmiştik. Şimdi bu tip meta-analiz çalışmalarının yayınlanması, elimizi daha da güçlendirmekte, egzersizin yararlarını daha da önemli kılmaktadır.

Ancak üzerinde daha fazla çalışmalar yapılmasına halen ihtiyaç var, bizler de bu konuda çalışmalarımızı yönlendirmekteyiz. Aslında bu tip rahatsızlıklarda egzersizin rolü, hücresel düzeyde başlamaktadır. Epigenetik değişiklikler yani genlerimizin işleyişlerinin değişimini egzersiz olumlu şekilde değiştirmektedir.

Kök hücre metabolizması hızlanmakta, vücudumuzda onarım ve anti- aging metabolizmaları egzersizle beraber hızlanmaktadır. Hücrelerimizin özellikle de genç hücrelerin yaşam kalitelerinin artmasına bağlı olarak organizmalarda görülebilen aksaklıklar, sorunlar da düzelmektedir.

Egzersiz reçeteye yazılmalı

Bu yüzden her doktor, uygun hastalığa uygun egzersiz profillerini hastalarına şiddetle tavsiye etmeli, belki de ayrı bir formda, tıpkı reçete yazar gibi yapılacak egzersiz de hastaya yazılı olarak verilmeli."

Cildinizin rengine göre güneşten korunmanın yolları
Yaz aylarında güneşten korunmanın cilt sağlığı için önemli olduğunu belirten Amerikan Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Erkan Koyuncu; "Güneşe maruz kalmak ciltteki pigment üreten hücreleri uyarır, melazmanın oluşmasına ve tekrarlamasına neden olur. Yaşlılık lekesi olarak bilinen lentigolar ise güneşe maruziyetin en fazla olduğu alın, yanaklar, burun, dekolte ve el üstlerinde daha fazla görülürler," dedi.

Güneş, cilt lekelerinin oluşumunda en önemli etkendir. Hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte, özellikle ciltte oluşan lekelere karşı daha duyarlı olunmalı ve tedbir alınmalıdır. Genelde kadınlarda yanaklar, burun, alın ve dudak üstünde kesin oluşum sebebi bilinmeyen kahverengi geniş lekeler (melazma) daha çok buğday ve esmer tenlilerde 30'lu yaşlardan sonra görülmektedir. Son araştırmalarda ise tiroid sorunu olan kadınlarda melazmanın daha sık görüldüğü saptanmıştır. Açık tenli kişilerde güneşin deride yıllar içinde yarattığı etkiyle ortaya çıkan ve lentigo olarak adlandırılan "yaşlılık" lekeleri ise daha geç yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Bunlar güneşe maruziyetin en fazla olduğu alın, yanaklar, burun, dekolte ve el üstlerinde daha fazla görülürler.

Bazı ilaçlara bağlı olarak leke oluşumu artmaktadır. Kalp ve tansiyon ilaçlarıyla antibiyotikler güneşe duyarlılık yaratarak lekeye neden olabilirler. Leke oluşumu ve tedavi yaklaşımında kullandığınız ilaçları dermatoloğunuza belirtmeniz de önemlidir. Ayrıca, melazması olan kişilerde mümkünse doğum kontrol haplarının kullanılmaması önerilir. Leke tedavisinde ayırıcı tanı önemlidir. Dermatoloğunuz tarafından yapılan incelemede lekeyle kendini gösteren birçok hastalık tanısı konulduktan sonra, farklı yaklaşımlarla tedavi edilebilir. Klasik leke tedavi yaklaşımı her hastalık için uygun değildir.

Güneşe maruz kalmak ciltteki pigment üreten hücreleri uyarır ve melazmanın oluşmasına ve tekrarlamasına neden olur. Bu yüzden güneşten ve solaryumdan uzak durmak, uygun ve yeterli miktarda güneşten koruyucu kullanmak melazmanın ve lentigonun oluşmaması için birinci şarttır. Özellikle bahar ve yaz aylarında yüz bölgesine tahriş yaratabilecek işlemlerin uygulanmasından kaçınılmalıdır. Bu tür işlemler leke oluşumunda veya melazmanın tetiklenmesinde rol oynar.

Kimyasal soyucular, renk açıcı özellikli ürünler, (ablatif/nonablatif) lazer uygulamaları leke tedavi yaklaşımları arasında yer alır. Ancak sonuçlar her zaman yüz güldürücü değildir. Kullanılan yöntem ne olursa olsun tedavinin en önemli adımı, yapılan işlem sonucunu korumaktır. Tam iyileşmeden güneşe korunmasız çıkılması durumunda daha ilk günün sonunda lekelerin tekrarladığı görülebilir.

Güneş koruyucuları melazma ve leke tedavisinde vazgeçilmezlerdir. Güneşten koruyucuların UVA ve UVB ışınlarına karşı etkili geniş spektrumlu fiziksel veya kimyasal koruyucuları içeren ürünleri yeterli miktarda ve sıklıkta uygulanmalıdır. Dışarı çıkmadan 30 dakika önce yüz ve boyun için yaklaşık iki parmak boyu sıkılan güneş koruyucu bütün gün güneşin zararlı etkilerinden koruyacaktır. Leke tedavisinde güneşten korunmayla leke açıcı ilaçlı krem kombinasyonları etkili olmakla birlikte, belirgin bir etkinin ortaya çıkması için 3-4 ay gibi bir süre gerekmektedir.

Yeterli yanıt alınamayan çok dirençli lekelerde ikinci basamak tedavi yöntemi olarak glikolik asit ve TCA gibi kimyasal peeling yöntemleri ve fraksiyonel lazer, düşük enerjili Q anahtarlı lazer veya bunların bir arada kullanılması esasına dayanan kombine lazer uygulamaları uygulanabilir. Ancak hiçbir peeling veya lazer uygulamasının leke tedavisinde kesin ve kalıcı bir etki gösterdiği iddia edilemez.

Güneş yanığıyla karşılaşıldığında yapılması gerekenler:

Çocukluk çağında bir ya da daha fazla su kabarcıklı güneş yanığı, kişinin melanom yani deri kanseri geçirme olasılığını iki kattan fazla artırır. Kişiler tüm yaşamları boyunca alacakları toplam UV'nin %50'sine yaşamlarının ilk 20 yılında maruz kalmaktadır. Bu nedenle özellikle çocukların güneşten korunması, ileri yaşlarda gelişebilecek deri kanserlerinin önlenmesi açısından çok önemlidir.

Güneş yanığıyla karşılaşıldığında öncelikle gölgeli bir yere geçilmeli ve yanan bölgeye soğuk suyla kompres uygulayıp sakinleştirici, parfümsüz bir nemlendirici sürülmelidir. Güneş yanıklarında vücuda yoğurt, diş macunu, limon gibi şeyler sürülmemeli ve vücut su toplarsa bir cilt hastalıkları uzmanına danışılmalıdır. Bol sıvı alımı da çok önemlidir. Aşırı su ve tuz kaybı vücudun ısı-ayar sisteminin bozulmasına neden olur.

Güneş çarpması olarak adlandırılan tabloda ise; yüksek ateşle birlikte çarpıntı, bulantı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, yorgunluk, kol-bacak kaslarında ağrılı kramplar, huzursuzluk, bayılma, havale, bilinç bulanıklığı, yürüme ve konuşma güçlüğü, halüsinasyon gibi semptomlar ortaya çıkar. Zamanında müdahale edilmezse ölüme bile neden olabileceğinden bu durumlarda muhakkak acil müdahale gerekmektedir.

Güneş ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak isteyen kişilerin dikkat etmesi gerekenler:

*Gün ortasında güneşte bulunma zamanını sınırlayın. Özellikle yaz aylarında 10.00-16.00 saatleri arasında dışarıya çıkmamaya çalışın.
*Güneşin beton, su ve kumdan yansıyarak gölgede bile yakacağını bilin.
*Mümkünse sıkı dokunmuş, güneşten koruyucu özellikli giysiler (UPF) giyin ve baş çevresini yaklaşık 10 santimetre genişliğinde çevreleyen geniş kenarlı şapkalar takın.
*Kataraktı önlemesi nedeniyle güneşten koruyucu gözlükler kullanın.
*Cildinize dışarıya çıkmadan 20 dakika önce geniş spektrumlu (UVA/UVB) ve yüksek SPF (güneşten koruma faktörü) içeren koruyucu ürün sürün.
*Güneş koruyucunun üzerinde yazan koruma değerine ulaşmak için ortalama bir yetişkinin bir seferde tüm vücuduna yaklaşık 35 ml güneş koruyucu ürünü sürmesi gerekiyor (2mg/cm2).
*Güneş koruyucu özellikle dudak üstü, burun, yanaklar, kulaklar, boyun, sırt, eller, kolların dış yüzü, ayak üstleri, saçsız baş derisine sürülmeli, yüzme ve aşırı eforlardan sonra her 2-3 saatte bir tekrarlanmalıdır.
*Her gün yarım saat baş, kol ve bacakları çıplak olarak güneşlendirilen bebek, vücudu için gerekli D vitaminini sentezler. Düzenli koruyucu kullanımı sonrasındaysa D vitamini yetmezliği geliştiğine dair herhangi bir laboratuvar sonucuna rastlanmamıştır. D vitamin sentezi olsun diye koruyucu kullanmayıp kansere yakalanma riskini artırmak yerine, yeterli dozda güneşten faydalanmak önemlidir.

Meme Kanserli Kadınlar Hastalıklarını Gizliyor
Pfizer Onkoloji ve European School of Oncology (ESO) tarafından yapılan global inceleme, metastatik meme kanserli kadınların toplum tarafından damgalandığını ortaya çıkardı. 

Dünyanın dört bir yanındaki 34 ülkede meme kanseri durumunun genel kamuoyu, hasta dernekleri, Meme Kanseri Merkezleri, onkologlar ve hemşireler tarafından nasıl algılandığını inceleyen başlıca üç ankete dayanarak çalışmanın sonuçları Avrupa Meme Kanseri Konferansı'nda (EBCC) sunuldu. Türkiye'nin de dahil olduğu çalışmanın sonuçları hakkında görüş belirten Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı ve Gelecek Başkan Prof. Dr. Mahmut Gümüş eğitimle birlikte kanser bilinci yükselse de, ileri evre meme kanseri konusundaki toplumsal bilincin halen yetersiz olduğunu vurguladı.

Metastatik Meme Kanserinde (mMK) Global Durum: Amsterdam'da düzenlenen 10. Avrupa Meme Kanseri Konferansı'nda (EBCC) 2005 – 2015 yıllarını kapsayan bir meme kanseri analizinin sonuçları "On Yıllık Rapor" adıyla sunuldu. Analiz, dünyanın dört bir yanındaki 34 ülkede meme kanseri durumunun genel kamuoyu, hasta dernekleri, Meme Kanseri Merkezleri, onkologlar ve hemşireler tarafından nasıl algılandığını inceleyen başlıca üç ankete dayanarak yapıldı. Raporda metastatik meme kanseriyle (mMK) ilgili yanlış bilinenlerin yanı sıra, hastaların hissettiği yalnızlık ve çaresizliğin derecesi de ortaya konuldu. Rapor sonuçlarından yola çıkarak ileri evre meme kanseri ve Türkiye konulu bir değerlendirme yapan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı ve Gelecek Başkan Prof. Dr. Mahmut Gümüş, sosyoekonomik düzeyle, kanser bilincinin de arttığını belirtti. "Eğitimin buna çok fazla katkısı var. Fakat son 10 yıla baktığımızda eskisi kadar bir fark kalmadı ve artık insanlar sağlığa daha kolay ulaşıyorlar. Tedaviler konusundaki bilinç düzeyleri daha yüksek. Bu durum, hastaların doktora daha rahat başvurmalarını ve korkularının azalmasını sağlayarak daha pozitif bir etki yaratıyor."

Toplumun yüzde 24 ila 59'u, hastaların koruyucu önlemleri dikkate almadığını düşünüyor
Raporda, tam anlamıyla tedavi edilemeyen meme kanserinin yol açtığı sosyal sorunların ölçüleri de vurgulanıyor. Beş Avrupa ülkesi genelinde insanların %22 ila 42'si (Fransa %22, İngiltere %24, Almanya %27, Polonya %33, Türkiye %422) metastatik meme kanseri hastalarının, hastalığı yalnızca hekimleriyle konuşmaları gerektiğini düşünüyor.1 Bu sosyal damgalanma çoğu zaman hastalık hakkındaki yanlış anlamalardan kaynaklanıyor. Prof. Dr. Mahmut Gümüş, Türkiye'deki meme kanseri hastalarının hastalıklarını gizlemesi konusunda şunları söyledi: Türkiye'de meme kanserli kadınlar hastalıklarını bir süre gizleyebiliyorlar ve bunun en büyük nedeni hastalık korkusu. Sosyal konum kaynaklı bir gizleme değil bu. Ama kanseri kendisine yakıştıramama ve korku duyma nedeniyle bazı hastalar hastalıklarını gizleyebiliyor.

Erken teşhis sağlayan tarama yöntemlerine erişim kolaylaştırılmalı
Ankete katılanların %24 ila 59'u metastatik meme kanseri hastalarının koruyucu önlemleri dikkate almadıklarına ve hastalıklarından bir şekilde sorumlu olduklarına inanıyor.2 Ankete katılan Avrupa ülkelerinin çoğunda katılımcıların en az yarısı (Fransa %45, İngiltere %60, Almanya %59, Polonya %68, Türkiye %692) erken teşhis ve tedavinin hastalığın ilerlemesini önleyebildiğine2 ve %48 ila 76'sı (Fransa %48, İngiltere %52, Almanya %55, Polonya %61, Türkiye %762) meme kanserinin tamamen tedavi edilebileceğine inanıyor.1 Prof. Dr. Mahmut Gümüş'ün bu konudaki görüşleri şöyle: "Meme kanseri mamografi gibi, kendi kendine muayene gibi tarama metotlarıyla erken evrede üstesinden gelinebilecek bir hastalık. Bu dolaylı olarak toplumun da sorumluluğudur. Hem sağlıkçılar, hem de bu konuda bilinçli insanlar olarak bu taramaları yapabilmek için gerekli imkanları, gerekli olanakları, teçhizatı toplumun hizmetine sunmalıyız."

"İleri evre meme kanseri" ve "metastatik meme kanseri" terimleri pek bilinmiyor
Kamuoyunun meme kanseriyle ilgili bilgisi çoğu zaman erken evre meme kanserli hastaların hayatta kalma öykülerine dayanıyor. Bu hikâyeler meme kanserinin çoğu insanın bildiği bir hastalık olmasını sağlıyor.1 Öte yandan, rapor "ileri evre meme kanseri" veya "metastatik meme kanseri" teriminin daha az bilindiğini gösteriyor.1 Prof. Dr. Mahmut Gümüş, metastazın kelime olarak bilindiğini ancak ileri evre kanser ve erken evre kanser arasındaki farkların çok fazla bilinmediğini belirtti ve şunları söyledi: "İleri evre ya da metastatik meme kanserini, hastalığın bulunduğu organdan çıkıp başka bir organa gitmiş olması olarak tanımlıyoruz. Henüz halkımızın bu konudaki bilinç düzeyi çok yüksek değil. Genelde algılarında sadece tek tip bir hastalık var 'meme kanseri'".

Metastatik meme kanseri hastalarının kaliteli hayat sürmesi çok önemli
Metastatik meme kanseri hastaları hayatlarının geri kalanında tedavi almaya devam ediyorlar ve çoğu zaman hastalar ve hekimler tarafından bakım sürecindeki en büyük motivasyon kaynağı yaşam kalitesi olarak gösteriliyor. Onkologlar, hemşireler ve meme kanseri liderleri arasında (Almanya, İtalya, Portekiz ve İsveç dahil dokuz ülkede) yapılan bir ankette katılımcıların %79'u, metastatik meme kanseri hastalarında yaşam kalitesini ve psikolojik desteği, medikal tedavi ihtiyaçlarından daha önemli görüyor.2 Prof. Dr. Mahmut Gümüş'ün bu konudaki görüşleri şöyle: "İleri evre meme kanserinde yaşam süresi henüz erken evre kadar uzun olmasa da özellikle son yıllarda geliştirilen tedavilerle eskisine göre daha uzun süreli bir yaşam süresi sağlamak mümkün. Bu da yaşam kalitesi açısından hastalara bir takım önerilerde bulunup yaşamlarını daha da kaliteli hale getirmeyi mümkün ve gerekli kılıyor. Öncelikle tedavi süreçleri ve sonuçları konusunda onları bilgilendirmek gerekir ki, umutları kaybolmasın. Onun dışında yine aile ve sosyal çevre desteği hem hastalığın iyi seyretmesini hem onların daha mutlu olmasını sağlayacaktır. Bunun dışında özellikle günlük faaliyetler, beslenme, psikolojik destek ve cinsellik gibi konularda doktorlarımızın hastalarıyla konuşup, bu noktalardaki bir takım korkuları veya yanlış bilgileri gidermesi gerekiyor. Bu konuları hastalar ile mümkün olduğunca konuşmaya çalışıp, kendilerini aydınlatıp bu gibi konularda doğru bilgiye ulaşmalarını sağlamamız önemli."

Uzmanlara göre meme kanserine bağlı ölümler 2030'a kadar %43 artacak
Global Durum Raporu, metastatik meme kanseriyle yaşayan kadınların bakım ve destek ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla dayanışmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor. Halk sağlığı uzmanları dünya genelinde meme kanseriyle ilişkili ölümlerin sayısının 2030'a kadar %43 artacağını öngörüyor . Prof. Dr. Mahmut Gümüş bu öngörüyü Türkiye özelinde şöyle değerlendirdi: "Özellikle Türkiye için, hem meme kanseri ile ilgili olarak hem de genel kanser türleriyle ilgili olarak böyle bir tahmin gerçekçi. Türkiye genç bir nüfusa sahip ve genç nüfusa sahip olmasına rağmen bir yaşlanma süreci yaşıyor. Ortalama yaş arttıkça kanser sıklığı da artacak. Rapordaki rakamlara göre Türkiye'de biraz daha çarpıcı sonuçlar bekleniyor. Çünkü Avrupa'da halihazırda bir yaşlı nüfus var. Ama Türkiye yaşlanan bir nüfusa sahip. Kanser genç yaşlarda da görülebilmesine rağmen, daha çok ileri yaşlarda görülüyor. Türkiye'de şu anda genç nüfusun fazla olması nedeniyle, kanser sıklığı daha az. Ancak zaman geçtikçe ileri yaşlarda görülen kanser vakaları artacak, bunun da temel nedeni yaşlanma."

Çocuklarda iştahsızlık sorununa 15 çözüm önerisi
Çocuklarda iştahsızlık anne ve babaların sıklıkla karşılaştığı önemli bir sorundur. Psikolojik sorunların yanı sıra fiziksel sorunların da neden olabileceği iştahsızlık problemi için öncelikle nedeninin tespit edilmesi çok önemli. 

Uzman Diyetisyen İpek Ağaca Özger 'yapılan tetkiklerin ardından çocuğun herhangi bir rahatsızlığı yoksa doğru zamanda doğru gıdalar verilerek bu problemin üstesinden gelinebilir' diyor.

Genellikle yemek seçme veya yemeği reddetme şeklinde görülen çocuklarda iştahsızlık problemi ayrıca çocuğun aşırı hareketli veya içe kapanık olmasından da kaynaklanabilir. Bazen de aslında sadece anne-babanın kuruntusu olabilmektedir. Yani çocuğun gerçekten iştahsız ve yeteri kadar beslenmediğinden emin olmak gerekir.

İştahsızlık çocuğun yaşına ve kişisel özelliklerine göre değişiklik gösterir. Çocuğun beslenmeye olan tepkisi, yeme alışkanlığı, annenin yaklaşımı gibi faktörler çok önemlidir. Özellikle anne ve babanın beslenme konusunda yaptıkları hatalar çocuklarda iştahsızlığı tetiklemektedir.

Baskı yapmak, cezalandırmak, aşırı ısrarcı olmak gibi yaklaşımlar çocuğu beslenmeye karşı tepkili hale getirebilmektedir. Bu nedenle çocuklara doğru yaklaşım iştahsızlık sorununu gidermede önemli bir adımdır.

Bir başka adım ise ne zaman ve neyle besleneceği.. Besinlerde çeşitlilik yaratmak, beslenme saatini doğru ayarlamak, karışık tatları vermemek gibi önlemlerle bu sorunu çözebilirsiniz. Uzman diyetisyen İpek Ağca Özger çocuklarda iştahsızlık sorununu gidermeye yardımcı olacak 15 öneride bulunuyor. İşte Özger'in tavsiyeleri:

1.) Beslenmenin gerçekten önemli olduğuna onu inandırın. Çocuğunuza, beslenmenin önemini kavratan hikayeler, masallar anlatın; ona örnekler verin. Beslenmenin insan sağlığı için ne kadar önemli olduğuna inanmasını sağlayın.

2.) Çocuğunuza beslenmeyi sevdirin. Beslenmenin eğlenceli olduğunu çocuğunuza hissettirin.Gülerek, oynayarak yemek yemesini sağlayın. Yemek yerken ona müdahale etmeyin, yiyecekleri istediği gibi döke saça yemesine izin verin.

3.) Yemekleri çocuğunuz için çekici hale getirin. Ayıcık şeklinde kesip çocuğunuzun tabağına koyduğunuz bir dilim ekmek, gülen suratlı bir makarna tabağı, tabakta resim şekline getirilmiş çeşitli sebzeler, misket görünümünde köfteler, çiçek şeklindeki yumurta halkaları… Besinleri çocuğunuzun hoşuna gidecek hale getirin. Bu, sizin hayal gücünüze kalmış ama bir ipucu vermek gerekirse; çocuğunuzun sevdiği oyuncaklar ve çizgi film karakterleri gibi cisimler üzerinden giderseniz, daha başarılı olursunuz.

4.) Çocuğunuza zorla yemek yedirmeyin, ısrar etmeyin. Çocuğunuza zorla yemek yedirmeyin! Eğer zorlarsanız, çocuğunuz yemek yemekten daha fazla uzaklaşabilir. Bu davranış, çocuğunuzda alışkanlık haline de gelebilir.

5.) Beslenmesinde sevdiği besinleri kullanarak sevmediği besinlere alıştırın. Önce; çocuğunuzun severek tükettiği sağlıklı besinleri belirleyin. Bu besinlerle, çocuğunuzun fark etmeyeceği kadar az miktarda, severek tüketmediği, ancak tüketmesi gereken önemli besinleri karıştırıp, çocuğunuzun yemesini sağlayın (Bu karışımı her seferinde yapmayın. Bazen sevdiği besini tek başına verin.). Zaman içinde, karıştırdığınız besinin miktarını artırarak tükettirmeye devam edin. Belirli bir süre sonra, sevdiği besine karıştırdığınız bu besini az miktarda tek başına vermeye başlayabilirsiniz. Bu besin, çocuğunuzun damak tadına artık ters gelmeyeceği için, rahatlıkla tüketebileceği bir hal alır. (Karışım haline getirdiğiniz yemeğin, tadının güzel olmasına ve karıştırdığınız diğer besinle uyumlu olmasına önemle dikkat edin.)

6.) İçecekleri yemekten önce tüketmemesini sağlayın.Pek çok çocuk, yemek saatinden önce acıkır ve bir şeyler içmek ister. Bunun sonucunda, midesi dolu olduğundan yemek yemek istemez, kendini tok hisseder. Bu nedenle; çocuğunuzun yemekten 1 saat öncesine kadar ve tabii yemek sırasında, sıvı alımını sınırlandırın. Masaya içecek koymamaya çalışın.

7.) Çocuğunuza verdiğiniz yemeklerin karışık tatlarda olmamasına özen gösterin. Çocuğunuz, birçok besinin bulunduğu, bulamaç haline getirilmiş bir besini tüketmek istemeyecektir. Siz ister miydiniz? Bu besinlerin hepsi, besin değeri yüksek besinler olsa da tüketim açısından çekici gelmez ve çocuğunuz, yediği besinin karmaşık tadından rahatsız olabilir. Bu nedenle; çocuğunuza besinleri genellikle tek başına, yani ayrı tatlarda tükettirmeye çalışın. Çocuğunuzun damak tadı bu yönde gelişeceğinden, ileride de zorluk yaşamaz.

8.) Çocuğunuzun tükettiği besinlerde çeşitlilik yaratın. Aynı yemekleri, çocuğunuzun önüne sık sık koymayın. Hem besin değeri çok yüksek hem de çocuğunuzun sevdiği bir besini ona tükettirmek istiyorsanız, farklı hazırlama ve pişirme yöntemleri kullanarak değişik yemekler yaratın. Örneğin; bir gün salçalı köfte, başka bir gün sulu köfte, patatesli köfte, sebzeli köfte, yoğurtlu köfte gibi alternatifler oluşturun.

9.) Yemek saatlerini iyi seçin. Yemek saatlerini, çocuğunuzun uykusuz ve huzursuz olduğu saatlere değil; daha neşeli, keyifli olduğu saatlere denk getirin. Çocuğunuzun, yemeğini doğru saatlerde yemesi, ona daha keyifli ve sağlıklı yemek yiyebileceği bir düzen oluşturur.

10.) Porsiyonlarını iyi ayarlayın. Onun bir çocuk olduğunu, gereksinimlerinin size oranla çok daha az olduğunu unutmayın ve tabağına, tüketebileceği miktarda yemek koyun. Bir diyetisyen yardımı alın ve çocuğunuzun gereksinimlerini birlikte belirleyin. Fazla miktarda koyduğunuz yemek, çocuğunuzu korkutabilir ve hepsini yiyemeyeceğinden, sizde; "Yine tabağındakini bitirmedi" psikolojisi oluşturabilir. Fazla porsiyonlardan onu mümkün olduğunca uzaklaştırın.

11.) Çocuğunuzu sağlıksız atıştırmalardan koruyun. Çocukların pek çoğu; gofret, çikolata, kek, şeker, cips gibi besinleri tüketmeyi çok sever. Bu besinler, hem çok sağlıksızdır hem de bunları tükettikten sonra çocuğunuz yemek yemek istemeyecektir.

12.) Sevmediği bir besini sık sık ona hatırlatmayın.

13.) Mutfakta size yardım etmesine izin verin. Yemek yaparken veya hazırlarken, çocuğunuzun size yardım etmesine izin verin. Sofrada ise, onu, yardımından dolayı takdir edin. Kendi yardımıyla hazırlanan yemeği iştahla yemek isteyecektir.

14.) Yemeklere farklı isimler takın. Yemeklere, komik ve ilginç isimler takabilirsiniz. Bu durum, çocuğunuzda merak uyandıracak, yemeğe olan ilgisi artacaktır.Yemek yerken dikkatini dağıtacak faaliyetlerden uzak tutun.

15.) Çocuğunuza, çok sevdiği bir çizgi filmin karşısında yemek yedirmeyin. Çocuğunuz yediğinin farkında olmayıp, tüm dikkatini çizgi filme vermek isteyebileceğinden yemek yemeği reddedebilir.

20 Nisan 2018 Cuma

8 adımda sağlıklı beslenmenin ip uçları!
Yeni yıla nasıl girersek öyle devam edeceğine inanır ya da inanmak isteriz. Belki de bu nedenle yılbaşında hep sevdiklerimizle bir arada olmaya, güzel ve keyifli anlar geçirmeye çalışıyoruz. Herkesin bütçesine göre oluşturduğu görkemli sofralar da bunun önemli bir parçasını oluşturuyor. Elbette bu durumda ister istemez normalden daha fazla yemek yiyoruz. 

Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Merve Güler, gün içinde ve yılbaşında bazı noktalara dikkat ederek olası sağlık sorunlarının da önüne geçilebileceğini söylüyor. Ve bize yeni yıl akşamı için sağlıklı alternatifler sunuyor..

1. Kahvaltıda mutlaka yumurta yeyin

Yoğun bir güne başlanacağı için kahvaltıda mutlaka yumurta tercih edin. Böylelikle uzun süre tok kalabilirsiniz. Ayrıca, gün içinde karbonhidratlar ve kalorisi yüksek besinlerden uzak durun. Mantarlı sebzeli omlet ya da yumurta ve peynirden oluşacak hafif bir kahvaltı yapabilirsiniz. Elbette yanında tam buğday ekmeği ve mevsimine uygun sebzeleri de tercih edebilirsiniz.

2. Öğle yemeğini asla atlamayın

Eğer öğle yemeğini yemezseniz akşam çok daha fazla açlık hissedecek ve yemeğe daha çok saldıracağınız için öğle öğününü asla atlamayın. Lor peyniriyle yapılmış salata hem kalorisi düşük hemde tok tutucucu özelliğiyle uygun bir alternatif olabilir. Yanında 2 galeta 1 şişe soda içebilirsiniz.

3. Sağlıklı atıştırmalıklar tercih edin

Eğer yılbaşını dışarıda kutluyorsanız ilk gelen ordövr tabağındaki mayonezli ya da kızartılmış ürünler yerine peynir ve yoğurtlu mezeler sağlıklı bir başlangıç olacaktır. Eğer başlangıç olarak çorba varsa bir kase çorba hem içinizi ısıtacak hem de mide hacmimizin büyük bir kısmını kaplayacaktır. Böylelikle 100-200 kalorilik bir yiyecekle gece alacağınız fazla kaloriyi engellemiş olursunuz.

4. Etin yanında mutlaka sebze olsun

Yılbaşı akşamı fazla yeneceğini düşünerek gün içerisinde düzenli beslenmemek veya aç kalmanın yapılabilecek en büyük hata olduğu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Merve Güler, "Sabahtan başlayarak tüm öğünleri düzenli almak, akşam yemeğine kadar metabolizmanın yavaşlamamasını sağlar. Aynı zamandı doğru enerji harcayarak aldığımız besinlerin sindirimine yardımcı olur" diyor. Birçok kişinin vazgeçilmesi olan hindi eti, tavuk etine oranla hem daha yağsız, hem de kolestrol miktarı daha düşük olduğu için güzel bir ana yemek alternatifini oluşturuyor. Bununla birlikte, fırında, buğulama veya ızgara olarak hazırlanmış derisiz hindi eti, tavuk, balık veya yağsız et. Tercih ne olursa olsun yanına mutlaka bol yeşil salata, ızgara veya buğulanmış sebzeleri eklemeyi unutmayın.

5. Karbonhidratlara dikkat!

Yılbaşı yemeği pilavlar, börekler, ekmekler, dolmalar gibi karbonhidrat yüküyle karşılaşmaya hazır olun. Ancak bunların tüketirken dikkatli davranmaya çalışın. Örneğin hindi etinin yanında iç pilav da yemek istiyorsanız ekmek tüketmeyin. 2 kaşık pilav yerine 1 dilim tam buğday ekmeği tok tutacağı gibi çok daha sağlıklı olacaktır.

6. Tatlı seçimini doğru yapın

Yemek sonrasında tatlıdan vazgeçemeyenler için en doğru seçimin sütlü tatlılar. Ayrıca meyveli dondurmalı kupalar da hazırlayabilirseniz. Aslında meyve en sağlıklı tatlı tercihi olacaktır.

7. Kuruyemişleri ölçülü tüketin

Kuruyemişler yağ içeriği olarak oldukça zengin besinler olduğu için mutlaka ölçülü tüketmek gerekiyor. Hazırlayacağınız kuruyemiş tabağında fındık, fıstık yerinene daha çok leblebi ve kuru meyvelere yer verebilirsiniz. Bu sayede, hem sindirimin daha da zorlaşmasına engel olur, hem de kalori alımını azaltabilirsiniz.

8. Alkol tüketecekseniz yanında bol sıvı alın

Yemeğin yanınnda alkol tüketiminde de dikkatli olmak gerektiğini söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Merve Güler, "Fazla tüketilen alkol ertesi gün halsizliğe ve şiddetli baş ağrısıyla kalkmanıza neden olacaktır. Alkol aldığınız zaman da yanında bol sıvı almaya da özen gösterin. Bu sayede alkolle aldığınız toksinleri idrar ve ter yoluyla vücuttan daha kolay atabilirsiniz" diyor.

Geçmeyen mide bulantısının nedeni anksiyete olabilir
Tahlil ve tetkiklerde bir hastalık bulgusuna rastlanmamasına karşın sık tekrarlayan mide bulantılarının psikolojik kaynaklı olduğunu söyleyen Dr. Sinan Akkurt, çoğu kez hastanın kendini psikolojik açıdan sağlıklı bulduğuna ve bu yönde bir tedaviye yönelmediğine dikkat çekti. 

Aniden başlayan, bazen günler sürebilen ve aralıklı olarak aylarca tekrarlayabilen mide bulantılarının altında özellikle anksiyete yatabileceğine işaret eden Akkurt, "Anskiyeteye dayalı mide bulantısında kişi aslında kendine zarar verir. Kaygı ve korkularını büyütür, endişeleri yüzünden hep huzursuz olur ve kronikleşen mide bulantısı ile karşılaşabilir. Mutlaka psikiyatrik destek alınmalı." dedi.

Geçmek bilmeyen, belirli aralıklarla sürekli devam eden mide bulantılarının ülser, migren, kanser, vertigo gibi pek çok hastalığın habercisi olabileceğini kaydeden Dr. Sinan Akkurt, kan, idrar tahlilleri, tomografi, endoskopi gibi yöntemlerle tanı konulamayan durumlarda psikolojik nedenlerin ağırlık kazandığına değindi. Özellikle anksiyete hastalarında strese, uyaranlara karşı mide - bağırsak duvar gerginliğinin sağlıklı bireylere göre daha abartılı algılandığını açıklayan Dr. Akkurt, "Bu kişiler takıntıları sebebiyle çoğu durumu daha abartır ama abarttıklarını da düşünemezler. Farkında olmadan yaşadıkları bu olayın yan etkilerinden önemli bir tanesi de mide bulantısı olabilir." dedi.

İnek sütü yerine keçi sütü

Böyle bir durum yaşayan hastaların psikiyatrik destek alması gerektiğini vurgulayan Dr. Sinan Akkurt, öncelikle hastalığın ciddi bir hastalık değil, işlevsel bir durum olduğunu anlayıp endişelerin ortadan kaldırılması gerektiğine dikkat çekti. Bu tip hastaların kafein, alkol, inek sütü ve inek sütünden mamul ürünler, yağlı gıdalar ve özellikle de paketli gıda ürünlerinin kullanımından kaçınması gerektiğini belirten Akkurt, aç kalınmamasını, az ve sık beslenilmesini önerdi. Keçi sütünden mamül yoğurt, peynir tüketilmesini, sıvı alımının artırılmasını, hareketli bir yaşam tarzı benimsenmesini ve her gün açık havada en az yarım saat yürüyüş yapılmasını tavsiyelerine ekledi. Bunların yanı sıra yoga, meditasyon, zikir, nefes egzersizi gibi gevşeme tekniklerinin de yararlı olabileceğini dile getirdi.

Muzu mutfaktan da çantadan da eksik etmeyin

Mide bulantısına iyi gelen yiyeceklerin başında muzun geldiğini söyleyen Dr. Akkurt, "Hem hafif hem de potasyum açısından zengin olan muz kısa sürede rahatlamanızı sağlayabilir. Mutfağınızdan da, çantanızdan da eksik etmeyin." dedi. Mide bulantısına karşı diğer beslenme önerileri ise özellikle akut şikayetlerin olduğu dönemler için pirinç lapası, karpuz, nane-limon çayı, yoğurt, leblebi, kabukları alınmış elma, yoğurt, haşlanmış patates, çiğ badem oldu.

12 Nisan 2018 Perşembe

Şarap meme kanserine yol açıyor!

Az miktarda tüketilen alkollü içeceklerin, kalbi besleyen damarları genişlettiği hipotezi ortaya atılarak batı kaynaklı araştırmaların çoğunda düşük doz alkolün kalbe faydalı olduğu belirtiliyordu. Alkol ile ilgili yapılan son araştırmalara göre, araştırmalarda bir ezber bozuluyor. Günde bir bardak şarabın meme kanseri riski oluşturduğu, iki bardak şarabın ise, meme kanseri riskini yüzde elli arttırdığı belirtiliyor.

Japonya’da, 40–64 yaşları arasında kadın-erkek 39.076 kişi, 11 yıl süreyle izlenmiş, içmeyenlerle kıyaslandığında içenlerde, kullanılan alkol miktarı arttıkça, kalp-damar hastalıklarının arttığı ve neticede alkolün faydasının olmadığı anlaşılıyor. Batı İskoçya’da 21 yıl süreyle yapılan 5.766 kişilik bir araştırmaya göre, az alkol kullanımıyla kalp hastalığı riskinin azalmadığı, buna karşılık aşırı kullanımla ölüm oranının arttığı gösteriliyor. Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü 7 yıl süren bir araştırmayı neticelendirerek, 184 bin kadının katıldığı çalışmada, günde bir bardak şarabın bile meme kanseri riski oluşturduğu, günde iki bardak şarabın ise meme kanseri riskini yüzde elli arttırdığı belirtiliyor.

Sızıntı Dergisi’nin Haziran sayısında Prof. Dr. Ömer Arifağaoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre, alkol alışkanlığı olan veya daha önce hiç içki kullanmamışların, tansiyonlarının normal veya yüksek olsa da, bu kişilerin az miktarda alkol tükettiklerinde bile hepsinin tansiyonunun yükseldiğinin belirlendiğini söyledi. Başta Amerika olmak üzere batı kaynaklı araştırmaların çoğunda, düşük doz alkolün kalbe faydalı olduğundan bahsettiklerini fakat Amerikan FDA (gıda ve ilâç) kuruluşunun ülkedeki doktorlara, potansiyel zararları sebebiyle “alkolün hastalara tavsiye edilmemesi” gerektiğini açıkladığını belirtti. Günde 1–2 bardaktan fazla alkol tüketenler de, ağız, boğaz, yemek borusu, karaciğer, bağırsak ve meme kanseri ile kardiyomyopati (kalp kasının kasılma-gevşeme fonksiyonunun bozulması) riskinin arttığını sözlerine ekledi.

Prof. Dr. Ömer Arifağaoğlu; “Alkol tüketimi kalp kası ve ritm bozukluklarına (aritmi), tansiyon yükselmesine, damar içinde pıhtı meydana gelmesine, buna bağlı olarak beyin, böbrek, bacak ve diğer organlarda damar tıkanıklıklarına, beyin zedelenmesine ve felçlere (hemipleji) sebep olmaktadır. Alkol kullanma ile asetaldehit üretimi artmakta ve sempatik sistem daha fazla katekolamin salgılamaktadır. Alkol kullananlarda yağ asidi etil esterleri denen zehirli (toksik) maddelerin vücutta biriktiği ve bunların hususiyetle kalp kası hücrelerine zarar verdiği tespit edilmiştir. Kalp bir saat gibi daima aynı hızda çalışmaz. Normal bir kalpte hızın değişken olması beklenir. Çünkü vücudun ihtiyacına göre kalp hem yavaşlayabilmeli, hem de hızlanarak ihtiyaçlara göre kan pompalayabilmelidir. Meselâ kalp hızı uykuda azalırken, aşırı çalışma ve spor ile artar. Kalp hızı değişkenliği, kalp hızında meydana gelen anlık değişiklikler veya ortalama kalp hızı etrafındaki dalgalanmalar olarak tarif edilir.

Sempatik ve parasempatik sistemler arasındaki dengeyle kalbin normal hızı ve bu hızdaki değişiklikler ayarlanmaktadır. Bu dengenin bozulmasıyla birçok hastalık ortaya çıkar. Otonom dengesizlik denen bu durumda genellikle sempatik sistemin aşırı, parasempatik sistemin ise az çalıştığı gözlenmektedir. Bu durum ölüme sebep olabilen kalp ritim bozukluklarına yol açar. Sempatik sistem spor yaparken, stres durumlarında, kalp yetmezliğinde, kanama ve anemi durumlarında devreye girerek kalbin daha fazla çalışmasına, dolayısıyla daha fazla kan pompalamasına sebep olan harika bir sistemdir. Ancak, sempatik sistemin çok sık devreye girmesi kalbin aşırı zorlanmasına ve kalp problemlerine sebep olabilmektedir” dedi.

Prof. Dr. Ömer Arifağaoğlu; ülkemizde 15 yaş üzerinde her 4–5 kişiden birinin alkol kullandığını, alkollü içki tüketiminin son 10 yılda artış göstererek kişi başına yıllık 20 litreyi aştığını, alkole başlama yaşının 11’e düştüğü bildirdi. Alkol kullanımının psikolojik ve sosyal problemlere, düşük doğum ağırlığından, ağır karaciğer hastalıklarına, bağışıklık sistemi bozukluklarından, kansere kadar pek çok rahatsızlığa yol açtığına dikkat çekti.

Güneş lekeleri cilt güzelliğinizi bozmasın
Yaz aylarında deniz, kum, güneş üçlüsünden herkes bol miktarda yararlanmak ister. Özellikle de güneşten. Ancak vücudumuz için son derece yararlı olan güneşin istenmeyen yan etkilerinden en önemlisi de güneş lekeleridir. 

KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Kaliteli Yaşam Polikliniği Koordinatörü Medikal Estetik Hekimi Dr. Yasemin Savaş güneşin bedenimize verebileceği zararları ve yazdan kışa geçerken güneş lekelerinden nasıl kurtulabileceğimizi anlatıyor.

Ruh ve beden sağlığımızda önemli bir yere sahip, dünyamızın enerji kaynağı olan güneşin kaliteli yaşam için faydaları şüphesiz tartışılmaz. Ancak güneş faydalarının yanı sıra vücudumuza pek çok zarar da verebilir. Bu mevsim cildimizi hem yazın olumsuz etkilerinden arındırmak hem de cildimizi kışa, soğuğa hazırlamak açısından özel ve dikkat edilmesi gereken bir dönemdir.

Sonbahar ayları cildimiz için çok önemlidir;

Yaşınız kaç olursa olsun solar yaşlanma; güneşe karşı teslim olmuş tüm savunmasız ciltlerde moleküler düzeyde gelişen bir dizi olaydır ve serbest radikallerin açığa çıkışı ve oksidasyon denen olay sonucu gerçekleşir. Erken yaşlanma kaçınılmazdır. Tatilde kumsal, havuz, deniz, güneş derken bunların cildimize, saçlarımıza ve vücudumuza verdiği zararları unutuveriyoruz ve güneşe teslim oluyoruz. Gerçek şu ki, insan cildinin yazın gördüğü bütün zararlar sonbahar aylarında ortaya çıkıyor ve bronz tenin pırıltısı giderken bu kez kendimizi kısa sürede toparlanmanın ve sağlıklı görünüme kavuşmanın planlarını yaparken buluyoruz.

• Ciltte kırışıklık, hücre yenilenmesinde aksama, melanin pigmentinin aşırı çalışması sonucu dengenin bozulması ile meydana gelen güneş lekeleri, ciltte savunma mekanizması olarak kalınlaşma ve nem kaybı-kuruluk, çiller, sivilcelerde artma (Sivilcelerin güneşin ve deniz suyunun etkisiyle tedavi olduğunu ve azaldığı düşünülebilir ama gerçekte öyle değildir. Ultraviyole ışınları cildi kurutup, yağ üretimini düzenler fakat iklimin değişmesiyle sivilcelerde artış görülebilir. Önce aşırı bir kuruma, sonra da çok fazla yağlanma hissedilen sivilceli ciltlerde, tedavi uygulanmazsa problem daha da artabilir),

• Kılcal damar genişlemeleri, varis,

• Cildin elastikiyetini kaybetmesi ve sarkmalar,

• Saçlarda kuruluk ve matlaşma, çabuk kırılma, kepeklenme (Güneşin yaydığı ultraviyole ışınları ile deniz suyundaki tuz ve havuzlardaki klor bunda önemli etkenlerdir),

• Tırnaklarda incelme ve sararma gibi erken yaşlanma belirtilerini de aynı güneş ışınları yapmaktadır.

Aynı zamanda ani hava değişimleri, soğuk hava, rüzgar, yağmur gibi etkenlere karşı cildi korumak ve güçlendirmek gerekmektedir.

Kuru ve gergin cilt görünümünün giderilmesi için, mevsime ve cildin o anki ihtiyacına uygun doktor önerisiyle günlük bakım ürünlerinin kullanılması, bariyer görevi yapan cildimizin ancak yapısına uygun ürünlerle nemlendirilmesi ile olumsuz dış faktörlerin cilt altına ulaşılması engellenebilir. Bu nedenle kışın nemlendirici kullanımı çok önemlidir. Soya, yeşil çay, yenileyici maske, vitaminli meyve maskesi, antioksidan maskeler ve nem maskeleri cildin ihtiyacını ciddi oranda karşılamaktadır. Ayrıca kışın genellikle gerekli olmadığı düşünülerek güneş koruyucuların kullanılmadığı görülmektedir. Bu yanlıştır, kesinlikle kullanılması gerekmektedir ama yine mevsimine uygun olması tercih edilmektedir. Ev bakımı ürünleri kesinlikle doktor önerisiyle kullanılması gerektiği, yanlış kullanılan ürünlerin tedavi etmek yerine sorunları daha da artırdığı bilinmektedir.

KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Kaliteli Yaşam Polikliniği Koordinatörü Medikal Estetik Hekimi Dr. Yasemin Savaş, hekim tarafından cildin ihtiyacına göre belirlenen bir protokol dahilinde uygulanan işlem ve detayları şu şekildedir;

1 - Cilt bakımları; soruna yönelik ve cilt yapısına uygun ürünlerle yapılan cilt bakımları cilde kaybettiği nemi kazandırır,

2 - Oksijenterapi; fotoyaşlanma belirtilerinde, cilt neminin azaldığı her durumda, hassas, etkili ve güvenli bir yöntemle canlı ve sağlıklı bir cilt görünümü sağlar,

3 - Peelingler; Karbon peeling uygulamada kullanılan karbon solüsyonu mikrosaniyelik atımlarla gözeneklerin içine iyice yerleştirilir ve bu noktalar hedef haline getirilir. Sonrasında yapılan nanosaniyelik atımlar ile bu partiküller tümüyle patlatılarak temizlenir. Uygulamadan hemen sonra ciltte fark edilebilen bir pırıltı görülür. Güneş lekeleri ve melasmada (hormonal etkilerle olan lekelenme) oldukça etkili bir tedavi sağlar. Her mevsim uygulanabilir olması ve en hassas ciltte dahi yapılabilir olması tedavide ciddi bir avantaj sağlar.

Fraksiyonel karbondioksit lazer ; Akne izleri, çatlaklar, benlerin alınması, sarkmada, yara izlerinde, kırışıklıklarda ve cilt yenilemede kullanıldığı gibi cilt rengini düzenlemede de kullanılan bir tedavidir. Özellikle yüzeysel lekelerde tercih edilir.

Water peeling; düşük frekansta ultrason kullanarak soyma fonksiyonu ile ölü hücreleri, aşırı sebumu, havada bulunan kirletici maddeleri, örneğin makyaj gibi ve diğer zararlı maddelerin artıklarını ortadan kaldırır ve bunu yaparken kişinin sosyal hayatında kesinti olmaz. ilk seansta bile cildinizin üzerindeki yağ butonlarının ve siyah noktaların kaybolduğunu görürsünüz. Su ile yapılan uygulama cilde kesinlikle zarar vermemekle birlikte anında ferahlama ve canlılık getirmektedir.

Bunların dışında kimyasal peelingler ve enzimatik peelingler de cildi ölü hücrelerden arındırmak amacıyla üst tabakasının uzaklaştırılması işlemidir.

Özellikle peelingler güneş lekeleri, kırışıklıklar ve akne izlerinin giderilmesinde, cildin nem ve yağ dengesini kontrolde faydalıdır. Cildin canlı ve homojen bir görünüm almasını sağlar.

4 - Gençlik aşısı; kullanılan saf hyalüronik asit sayesinde cilde kaybettiği nemi kazandırarak leke tedavisine katkı sağlar. 3 doz halinde yapılır.

5 - PRP; (trombositten zengin plazma) cilde nem kazandırma ve hasarlı bölgelerde iyileşmeyi hızlandırma özelliği sayesinde leke tedavisinde de destek amaçlı kullanılabilir. 2 hafta arayla 3-4 seans uygulanır.

6 - Mezolifting; yüze; nem, dolgunluk, gerginlik, renk ve ışıltı vererek, anında diri ve genç bir görünüm sağlar,

7 - Hyaluronic Acid uygulamaları; cildin nem dengesini kazanmasında, yenilenmesinde ve yapılanmasında yararlanılan yöntemlerdendir,

8 - İğneli Radyo Frekans; Cilt yenileme, toparlama, yara izi, leke tedavisi gibi uygulamalarda yararlanılan uygulamadır,

9 - Radyo Frekans ve Ultra Skin yöntemleri; Radyo Frekans ve Ultra Skin ile cilt gençleştirme ile cilt elastikiyetinin kaybına bağlı olarak oluşan sarkma ve kaş, alın, yanak, ağız kenarı, yüz konturu, çene hattı ve gıdı bölgesi ile göz çevresinde kırışıklıklarında cerrahi bir işlem olmadan düzelme ve gençleşme sağlanmaktadır,

10 - Göz Mezoterapisi ve özel göz peelingleri; gözaltı morluk ve torbalanmaları için kullanılan yöntemlerdir,

11 - Saç Mezoterapisi ve PRP ler; yüzde ince ve derin kırışıklıkların olduğu bölgelerde, izlerde, çatlaklarda, saç dökülmesinde, cilt tonunu sıkılaştırmada, dekolte, kol, el yaşlanma izlerini azaltmada kullanılabilen bir yöntemdir.

12- Lazerle cilt yenilemeleri, elastikiyet kayıplarında, lekelerde, cilt gözeneklerinin genişlemesinde kullanılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki güneş sadece yaz aylarında, tatilde veya kış sporları yaparken değil günlük hayatımızda, kışın da korunulması ve zararlarına karşı önlem alınması gereken bir tehlikedir. Kaliteli yaşamın vazgeçilmezi olan güneşe karşı koruyucu önlemler özellikle ozon tabakasındaki incelmenin olduğu son yıllarda daha da önem kazanmıştır.

Ağrı kesiciler bel ve boyun fıtığı ediyor!
Yapılan araştırmalara göre; bel ve boyun ağrılarında sıkça başvurulan ağrı kesicilerin doku iyileşmesini yavaşlattığı ve fıtık oluşumunu hızlandırdığı açıklandı.

Günümüzde her üç kişiden biri kronik olarak boyun ve bel ağrısı şikâyeti yaşıyor. Özellikle uzun saatler boyunca masa başında hareket kısıtlılığı içinde çalışan, egzersiz ve spor yapmaya vakti olmayan ve fastfood tarzı beslenmeye ağırlık verenler bu şikayetleri yaşayanlar arasında ilk sırayı alıyor. Yapılan yeni araştırmalara göre bel ve boyun ağrılarını geçici olarak dindirmek için alınan ağrı kesicilerin dokuların iyileşmesini yavaşlatarak uzun vadede bel ve boyun fıtığı oluşumunu tetiklediği açıklandı.

‘Sık ve Yüksek Dozda Kullanılan Ağrı Kesiciler, Fıtık Oluşumunu Tetikliyor’
Bel ve boyun ağrıları fıtık oluşumunun sinyallerinin verildiği ilk evreyi oluşturuyor. Bu dönemde sık ve yüksek dozda kullanılan ağrı kesicilerin, omurgayı saran bağların zayıflamasına neden olarak fıtık oluşumunu hızlandırdığını belirten Türkiye Proloterapi ve Ağrı Kliniği Direktörü Uzm. Dr. İlker Solmaz, “ Boyun ve bel bölgesini saran bağların zayıflaması sonucu omurgalar üzerindeki baskı artar ve omurgalar arasında bulunan disk dokusu dışarı kayarak fıtık oluşumu gerçekleşir” dedi.

Bel ve boyunda ağrı şikayetlerinde yaşanmaya başladığı ağrı şiddetinin düşük olduğu dönemde ağrı kesiciler ile çözüm aramak yerine ağrının kaynağının tespit edilerek sebeplere yönelik tedavinin uygulanması gerektiğine dikkat çeken Dr. Solmaz, ağrıya neden olan hasarlı bölgenin vücut tarafından iyileştirilmesini sağlayan ve bugün dünyadaki en etkili doku onarıcı tedavi olan enjeksiyon uygulaması Proloterapi ile kalıcı iyileşme sağlandığı bilgisini verdi.

Ağrı Kesiciler Geçici Çözümler Vererek, Kalıcı Hasarlar Meydana Getirebilir!
Dr. Solmaz, “Ağrılar, vücudumuzun bizimle konuşma şeklidir ve bize hastalığın gelişine dair sinyaller verir. Bilinçsizce kullanılan ağrı kesiciler birçok hastalığın bulgularını geçici olarak yok edip, uzun vadede geri dönüşü olmayan rahatsızlıklara zemin hazırlayabilir. Özellikle bel ve boyun ağrılarında çok sık başvurulan ağrı kesiciler fıtık oluşumuna zemin hazırlamakla birlikte birçok organa da zarar vererek, mide, böbrek ve karaciğerde geri dönüşü olmayan tahribatlar yaratmaktadır“ dedi.

Ağrı Kesiciler Bağların İyileşmesini Engelliyor
Uzm. Dr. İlker Solmaz, bilimsel araştırmalar ve hasta istatistiklerinde sık ve yüksek dozda ağrı kesici kullanan hastalarda fıtık oluşumunun daha yüksek olduğunun gözlendiği bilgisini verdi.

Dr. Solmaz, yapılan araştırmalara göre; bağların iyileşmesinde çok önemli role sahip olan enzimlerin hasarlı bölgelere iletilmesini engelleyerek, bağlara daha fazla zarar verip, tam iyileşmeyi imkânsız kıldığı ve ağrıyı dindirme etkisiyle hastaların rahatsızlıklarını erken dönemde fark etmelerini önlediği bilgisini verdi.
Uzm. Dr. İlker Solmaz

Proloterapi Yöntemi İle Fıtığa Neden Olan Hasarlı Bölgeler Vücut Tarafından İyileştiriliyor
Bel ve boynu saran hasar görmüş bağların ve de kıkırdak dokunun onarılmasını sağlayan enjeksiyon uygulaması Proloterapi hakkında da açıklamalarda bulunan Dr. Solmaz, “Proloterapi yöntemi dünyada 1930 yılından günümüze uygulanan, vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını harekete geçiren bir enjeksiyon uygulamasıdır. 

Bel ve boyun fıtığına sebep olan hasarlı bölge içine, içinde şeker bulunan serum enjekte edilerek bu bölgede mikropsuz iltihap oluşturulur. Mikropsuz iltihap, bağışıklık sisteminin hasarlı bölgeye yönelmesini sağlayan bir uyaran niteliğindedir. Vücut, iltihabı yok etmek için iyileştirme mekanizmasını devreye sokarak hasarlı bölge üzerinde kan akışını artırır ve iyileştirici hücrelerin bu bölgeye gelmesi sağlanır. İltihap, vücut tarafından yok edilirken hasarlı bölgenin de hızla onarılıp, yenilenmesi sağlanır. Bu yöntemle hastalar, ilaç ya da ameliyata gerek kalmadan; omurga, kas ve iskelet sistemi kaynaklı kronik ağrılarından kalıcı olarak kurtulmaktadır” açıklamasında bulundu.

Babalar sevgisini böyle göstermeli
Çocuğun sağlıklı birey olarak yetişmesinde anne ve babanın davranışlarının önemli olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, babalık görevinin de annelik gibi bebeğin ana rahmine düştüğü anda başladığını kaydetti. Ünsalver, bazı babaların otoritelerinin sarsılmaması için çocuklarını uyurken öptüğünü bunun da yanlış olduğunu vurguladı. Ünsalver'e göre babanın çocuğa sevgisini hissettirmesi çocukta özgüveni besliyor.

Babaların, çocuğun bakım ve yetiştirilmesinde ikinci planda kalmaması gerektiğinin altını çizen Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, sevgisini göstermeyen, ciddi ve otoriter baba ile aşırı şımartan baba modelinin, çocuğun gelişimini olumsuz etkilediğini belirtti.

Toplumumuzda babaların çocuğun yaşamına anne ile birlikte değil, bebeğin dünyaya gelmesinden sonra girdiğini ve anneye yardımcı rolü üstlendiklerini kaydeden Ünsalver, şöyle konuştu:
"Çocuğun yetişmesinde annenin rolü elbette tartışılmaz. Babaların ise çocukların yaşamına daha geç girdiği ve yardımcı rol üstlendiği düşünülüyor. Oysa ki babalık da annelik gibi bebeğin anne rahmine düştüğü andan itibaren olmasa da baba olacaklarını öğrendikleri an itibariyle başlıyor. Çocuk, kendine şefkat gösterilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanması için anneye duyduğu ihtiyaç kadar, özgürleşmesinin yolunu açma, bağımsızlığının aracısı ve güvenliğinin koruyucusu, hayatını kolaylaştırıcı baba figürüne de ihtiyaç duyuyor. Kültürümüzde baba soğuk ve otoriter duruşu ile kabul ediliyor. Babanın ekonomik imkânları sağlamak için anneye göre daha az evde olması, çocukla- baba arasındaki ilişkiyi daha da uzaklaştırabiliyor. Kültürel olarak da babalar, çocuklarla fazla duygusal ilişkiye girmeden uzaktan mesafeli bir ilişki kuruyorlar. Çocuklarına sevgilerini göstermiyor mesela uyurken öpüyor, otoritesi sarsılmasını diye sarılmıyor, sevgisini söylemiyor"

Babanın sevgisini göstermesi çocukta özgüveni besliyor
Babanın arka planda kalmasının çocukta özgüven sorunlarına neden olduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Ünsalver, babanın yetersizliğinde ya da eksikliğinde çocuğun içe kapanık, çekingen ya da tersine öfkesini kontrol etmekte zorluk yaşayan, saldırgan, sınırsız bir yapıda olabileceğinin de altını çiziyor.
Ünsalver şöyle konuştu:

"Genel olarak babanın sert, mesafeli, duygularını fazla göstermeyen bir yapıda olması bekleniyor. Aslında çocuk babadan sevgi şefkat, öpme koklama gibi sevgi davranışları gördükçe kendisini sevilebilir hissediyor. Bu nedenle babanın sınır koyan, çocuğun güvenini sağlayan otoriter baba olduğu gibi şefkat de gösterebildiğini çocuğa hissettirmesi gerekiyor. Çocuk, kendisine kurallar ve sınır koyan babasının kötü olmadığını, kendisini korumak , dış dünyaya hazırlamak için böyle yaptığını ve kendisini sevdiğini anlayabilir.

İyi polis-kötü polisi oynamayın
Bazı ebeveynlerin çocuklarına karşı "iyi polis-kötü polis" oyununu oynadıklarını, bir tarafın hep çocuğun hatalarını kapatırken diğer tarafın disiplin kurmak için sert ve otoriter olduğunu kaydeden Ünsalver, bunun da doğru olmadığını belirtti. Ünsalver şöyle dedi:

"Bazen ebeveynler, kendi baba ya da annelerinden gördükleri yanlışları çocuğuna uygulamamak için farklı davranıyor. Kendi babası ona aşırı otorite gösterdiyse, o çocuğuna aşırı sevgi gösterip sınırsız tolerans tanıyor. Bazen de bir taraf sürekli çocuğa iyi davranıp, diğer taraf kötü model üstleniyor. Yanlış çünkü çocuğun kafası karışabilir. Çocuk işine gelen tarafı seçer. Sınır çizen, otorite uygulayan kişiye karşı ya saldırgan olup isyan ediyor ya da içine kapanıyor. Sevilmediğini düşünüyor, bu onun ileriki hayatını ve ilişkilerini de etkiliyor. Sürekli ceza alan, disiplin uygulanan çocuk onaylanmadığını düşünüyor"

Babalar dikkat !
- Çocuğun her hatasına tolerans göstermeyin, her sorunu siz çözmeyin, çözmesi için teşvik edin.
- Her isteğini yerine getirmeyin, ancak sert ve anlayışsız bir baba da olmayın.
- Ders verir tonda öğretmen gibi konuşmayın. Sorgu memuru gibi sorular sormayın.
- Gözlerinin içine bakın, fiziksel temas kurun, okşayın, öpün. Sevildiğini hissettirin.
- Korkularını endişelerini sorun, ancak karşılaştığınız cevaplar karşısında paniğe kapılmayın. Korkularını ve güçsüzlüklerini cezalandırmayın, çözüm bulmaları için yardımcı olun.
- Aile kararlarında fikrini alın. Hatanız durumunda özür dileyin, kararlarına saygı gösterin.
- Eşinize sevginizi göstermekten kaçınmayın ki çocuk kendisini sevgi ağacının meyvesi olarak görebilsin.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Bu sporu yapan her 5 kişiden 1’i sakatlanıyor
CrossFit son zamanlarda popülerleşen bir egzersiz programı türü. Temelde rekabet amaçlı yapılır. Kasların fonksiyonel çalışmasından çok patlayıcı kuvvetin kullanılması bu sporun temelini oluşturur. Amaç aslında esneklik, dayanıklılık, hız ve atiklik ortaya çıkarmak olsa da bir kası fonksiyonel olarak çalıştırmadan yapılan fazla yüklemeler o kasta çeşitli patolojiler açığa çıkarabilmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa'nın verdiği bilgiye göre, CrossFit yapan her 5 kişiden 1'i sakatlanıyor.

Peki neden?

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, bunun nedenleri ve alınması gereken tedbirler hakkında şu bilgileri verdi:

FİZYOTERAPİSTTEN YARDIM ALIN
"CrossFit yapmak için kişinin kapasitesinin yeterli olup olmamasına dikkat edilmemesi başlıca sorunlardan biridir. Daha önceki yaralanma öyküsü, kas kuvveti, esneklik, postür, limitasyon değerlendirilmelerinin uzman bir fizyoterapist tarafından yapılması gerekir. Erkeklerde daha fazla sakatlanma meydana geldiği görülmüştür. Yaralanma oranı en fazla olan bölge omuzdur. CrossFit içerisinde bulunan jimnastik egzersizleri omuzda, ağırlık kullanılarak yapılan egzersizlerin omurgaya fazla yük bindirmesinden dolayı belde, yüklenmelere bağlı olarak dizde, sakatlanmalara neden olmaktadır.

ISINMADAN YAPIYORLAR
CrossFit ortalama olarak 20 dakika yapılan bir spordur. Antrenman 20 dakika sürüyorsa ısınma ve soğuma periyotları hangi aralıkta yapılıyor? Isınma ve soğuma periyodunun antrenmanda ne kadar önemli olduğunu hatırlatmamız gerekir. Kaslara yükleme yapmadan önce mutlaka ısınma periyodu koymalıyız ki yapılan bir hareket sonucunda yeterli esnekliği olmayan kaslarda yırtılma gibi patolojiler açığa çıkmasın. Aynı zamanda soğuma periyodu da egzersiz sırasında kaslarda biriken metabolik artıkların uzaklaştırılması ve hareket sırasında gerilen kasların gevşemesi açısından oldukça önemlidir. CrossFit veya yaptığınız diğer sporlarda mutlaka ısınma ve soğuma periyoduna dikkat edin!

CrossFit diğer antrenman çeşitlerinden de birçok egzersiz hareketi içerir. Egzersiz programı her gün farklı hareket paternlerinden oluşur. Monotonluktan kaçmak istenirken aslında sakatlığa davetiye çıkarmamak gerekir. Birbirine mekanizma olarak uygun olmayan antrenmanların bir arada yapılması farklı sakatlanmalara yol açacağı için bu konuda uzman bir kişi ile antrenman programınızın düzenlenmesi çok önemlidir.

ANATOMİK CHECK-UP YAPTIRIN
İşin özü şu ki spor yapmak istiyorsanız öncelikle vücut analizini yaptırmanız gerekir. Anatomik check-up sadece işinin uzmanı kişiler tarafından yapılmalıdır. Bunun için bir fizyoterapiste başvurmalısınız.

CrossFit yapmak istiyorsanız eğer kaslarınızın arasındaki kuvvet oldukça dengeli ve ileri düzey spor yapmaya elverecek kadar da yeterli olmalıdır. Hangi egzersiz programını yapmanız gerektiğini mutlaka danışın! Kas yapacağım derken sakatlanmayın!"

Yazın göğsünüzü gere gere dolaşın!
Meme küçüklüğü kimi zaman mutsuzluğa yol açabilmektedir, vücudunuz sizi mutsuz etmesin! 

Ankara HLC Tıp Merkezi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Op. Dr. Özerk Demiralp, meme büyütme ameliyatını anlattı.

Meme büyütme ameliyatı, dünyada olduğu gibi ülkemizde de en sık yapılan estetik ameliyatların başında gelmektedir. Oldukça tatmin edici sonuçlar alınan bu operasyon; meme dolgunluğunun artırılması, dekoltenin belirginleştirilmesi, kısmi sarkıklıkların giderilmesi amacıyla yapılmaktadır.

Meme büyütme işlemi ''Silikon implant'' adı verilen materyallerle gerçekleştiriyoruz. Günümüz koşullarında meme büyütme operasyonunda altın standart olan implantlar, uzun süreli memnuniyetin ve hedeflediğimiz meme şeklinin elde edilmesinde önemli bir yer tutuyor. Gün geçtikçe kendini yenileyen bu teknoloji sayesinde; şekillerini uzun süre koruyabilen, deformasyonlara daha az neden olan, kalıcılığın daha fazla olduğu implantlar üretiliyor. Bunun sonucunda daha başarılı sonuçlar elde ediliyor.

Meme büyütme operasyonu; meme başından, koltuk altından veya meme altı kıvrım bölgesinden yapılabiliyor. Özellikle hastalarımızın sıklıkla dile getirdiği emzirme ile ilgili oluşabilecek problemler meme altı çizgisinden yapılan ameliyatta, meme başı siniri korunduğu ve süt kanallarına zarar verilmediği için görülmüyor. Düz çizgi şeklinde açılan 4 cm'lik kesik, yaklaşık bir sene içinde soluklaşıyor ve belirsizleşiyor.

Meme implantları hakkında, sık karşılaştığımız bir başka soruya da değinmeden geçemeyeceğim. Bu implantlar delici ya da kesici bir travmaya maruziyet haricinde, hiçbir şekilde patlamaz ki böyle bir durumda hayati organların yaralanma riski daha ön plandadır.

Özgüveniniz yerine gelsin…

Meme büyütme cerrahisi açısından gelecek vaat eden yöntem ise ''Yağ enjeksiyonu''dur. Vücudunuzdan elde edilip, memeye verilen yağ dokusunun kısa sürede erimesi ve bu yöntemle oluşabilecek kistler bu yöntemin dezavantajlarıdır. Özellikle memesinin bir bölümü alınmış ya da geçici süre ile meme büyüklüğü isteyen kişilerde bu yöntem uygulanabilmektedir. Meme büyütme ameliyatıyla, estetik açıdan dolgun bir meme şekline sahip olmanız hem özgüveninizin yükselmesini sağlayacaktır.