10 Haziran 2018 Pazar

Gözünüzü bu 6 hatadan sakının!
Günlük yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen bilgisayar, tablet, akıllı telefonlar ve hatta sosyal medya nedeniyle uzun süre ekrana bakmak göz sağlığımızın bozulmasına neden olabiliyor. 

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Evren Baca "Ofis ortamı, akıllı binalar, klimalı ortamlar yani yüksek teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken göz sağlığımıza ise önemli zararlar verebiliyor. Gün sonunda kızaran gözler ve yorgun bakışlar, bilgisayar başında geçirilen zamanın uzamasıyla ve ekrana bakarken farkında olmadan yapılan yanlışlar nedeniyle daha sık karşımıza çıkıyor. Hastalarımızdan gözlerde yanma, batma, acıma, kızarıklık, bulanık görme ve göz kuruluğu şikayetlerini sıkça duyar olduk. Oysa körlüğe kadar gidebilecek ciddi sorunların önüne geçmek için hatalı davranışları düzeltmek, tüm önlemlere rağmen şikayetler sürüyorsa hemen bir uzmana görünmek gerekir" diyor.

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Evren Baca ekrana bakarken kaçınmamız gereken 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Göz kırpmayı unutmak

Ekrana bakarken göz kırpma sayımızın yüzde 75 oranında azaldığını biliyor muydunuz? Gözlerimizi bilgisayar ekranına kilitlediğimizde kısa vadede göz kuruluğu, gözlerde yanma, batma, kızarıklık ve bulanık görme olarak karşımıza çıkan sorunlar, önlem alınmadığı ve bu hatadan dönülmediği taktirde uzun vadede çok daha ciddi göz sorunlarına neden olabiliyor. Gözün açık kalma süresi uzadıkça zarar da artıyor. Bu nedenle ekran başında çalışırken veya ekrana bakarken gözlerinizin dinlenmesi için göz kırpma sayınızı mutlaka artırın ve 20 dakikada bir 20 saniye gözünüzü ekrandan uzaklaştırın.

Ekran ışığını doğru ayarlamamak

Gerek gündüz gerekse gece bilgisayar, cep telefonu ve tabletlerde ekran ışığını doğru ayarlamaya dikkat edin. Çünkü pek çok kişi için önemsiz gibi görünen bu ayrıntı, göz sağlığınızı olumsuz etkiliyor. Ekran ışığının çok parlak olmaması veya okumayı güçleştirecek kadar kısık olmaması gerekiyor. Ekran çözünürlüğü düştükçe de göz yorgunluğu artıyor.

Seviyeye dikkat etmemek

Ofiste saatlerce bilgisayar başında çalışan pek çok kişi, bilgisayarının doğru bir seviyede olup olmadığını bilmiyor. Hatta böyle bir yükseklik ayarı yapılması gerektiği bile bilinmediğinden, göz şikayetleri ister istemez artıyor. Oysa bilgisayar kullanımında, bilgisayar ekranının göz hizasının altında olmasına, ayrıca ekranın 50 cm mesafede bulunmasına dikkat etmek gerekiyor. Yukarı seviyede duran ekran, göz kapak aralığının daha geniş olmasına ve buharlaşma yüzeyinin artmasına neden olurken, bu da kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen göz kuruluğu başta olmak üzere birçok soruna yol açabiliyor.

Kışın su içmeyi ihmal etmek

Vücudumuzun yaklaşık yüzde 60'ı sudan oluşuyor. Su oranı azaldıkça gözyaşı üretiminde de azalma meydana geliyor. Ancak hele de kış aylarında susama ihtiyacının azalmasıyla, pek çoğumuz yeterince su içmiyoruz. Günde iki litre su içmek böbreklerimizden kalbimize dek sağlık açısından büyük önem taşıdığı gibi, gözlerimizi de doğrudan etkiliyor. Az su tüketilmesinin yanı sıra sıvı ihtiyacının çay ve kahve ile giderilmesi de göz kuruluğuna yol açıyor. Su içmek için susamayı beklemeyin, aşırı çay ve kahve tüketiminden kaçının.

Isı ve neme dikkat etmemek

Çalışma ortamındaki nem oranı göz sağlığı için çok önemli. Klima ve kalorifer ortamın havasının nem oranını düşürdüğü için başta göz kuruluğu olmak üzere sorunları artırıyor. Rezidans tipi binalarda bu problem daha fazla yaşanıyor. Bu durumda klima sisteminin nem düzenleyici tipte olmasına veya ortamın ayrıca nemini artırmaya dikkat edin. İdeal ofis ortamında nem oranının yüzde 55 civarında olması gerekiyor.

Gözlerimize iyi bakmamak!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Evren Baca "Göz muayenesinin düzenli yaptırılması çok önemli. Oysa göz ile ilgili şikayetler çoğunlukla günlük hayatın yoğunluğuna bağlanıyor, hekime görünmek ihmal edilebiliyor. Gözünüzle ilgili şikayetiniz olmasa bile yılda bir kez mutlaka göz kontrolü yaptırmayı ihmal etmeyin. Göz kuruluğunuz olduğunda suni gözyaşı ile gözün nemi takviye edilebilir. Ancak göz kuruluğu tipine göre ihtiyaç duyulan gözyaşı damlasının içeriği değişkenlik gösterdiğinden, öncelikle göz hekiminize danışarak suni gözyaşı damlası temin etmekte fayda var. İçinde koruyucu madde olmayan formları tercih etmek gerekiyor" diyor.

Kırık kalp sendromu kalp krizi kadar tehlikeli
Kalbimiz ana rahminden başlayarak hayatımızın sonuna kadar milyonlarca kez atıyor. Tüm yaşamımız boyunca tıkır tıkır bir saat gibi işleyen kalbimiz, keşke hep sağlıkla ve sevgiyle atsa... 

Ancak istatistikler maalesef öyle demiyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2014 yılında dünya çapında 10 milyon kişi (tüm ölümlerin yüzde 37'si), ülkemizde ise Sağlık Bakanlığı 2016 verilerine göre; 163 bin kişi (tüm ölümlerin yüzde 40'ı) kalp ve damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybediyor. Öte yandan ülkemizde yılda yaklaşık 300 bin kişi kalp krizi geçiriyor.

Gelinen bu noktada, çağımızın en önemli sağlık problemlerinden biri olan kalp hastalıklarına dikkat çekmek için Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nde, moderatörlüğünü hastanenin Direktör Yardımcısı Vildan Ortaç'ın yaptığı "Kalbiniz Sevgiyle Atsın" başlıklı sağlık söyleşisi düzenlendi. Kalp hastalıkları ve sağlıklı yaşam için bu hastalıklardan korunma yollarının tüm yönleriyle ele alındığı söyleşide Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Refik Erdim, son yıllarda adını sıkça duyduğumuz ve özellikle kadınları tehdit eden Kırık Kalp Sendromu'nun kalp krizi kadar tehlikeli olduğuna dikkat çekerken, Kardiyoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Selçuk Görmez de "Kalp sağlığı için sigara, hareketsizlik ve bilinçsiz beslenmeden uzak durun" dedi. Söyleşinin ardından katılımcılar, yoga eğitmeni Merih Kenet ile kalp yogası yaparak keyifli anlar geçirdiler.

Kalp krizini taklit ediyor

Nefes darlığı ve göğüs ağrısı yakınmaları oluştuğunda hemen hepimizin aklına kalp krizi geliyor. Ancak bu belirtiler özellikle son yıllarda adını sıkça duymaya başladığımız Kırık Kalp Sendromu'nun da habercisi olabiliyor. Kırık Kalp Sendromu'nun başlangıç belirtilerinin kalp krizini taklit ettiğini belirten Doç. Dr. Refik Erdim "Kesin tanı ise kalp anjiyosuyla konulabiliyor. Kalp krizinde anjiyo sonucunda kalp damarlarında tıkanıklık saptanırken, kırık kalp sendromlu hastaların damarları ise tamamen açık oluyor" dedi.

Duygusal stres kalbi kırıyor

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Refik Erdim, Kırık Kalp Sendromu'na yol açan en önemli etkenlerin ise duygusal ve fiziksel stresler olduğunu söyledi. Örneğin eş veya sevgiliden ayrılma ya da onları kaybetme, herhangi bir olayda aşırı korkuya kapılma, iş kaybı veya şiddetli bir tartışma gibi duygusal stresler Kırık Kalp Sendromu'nun gelişmesine neden olabiliyor. Fiziksel streste ise; ağrılı diş çekimi, cerrahi operasyon veya tıbbi işlemler bu sendromu tetikleyebiliyor. Doç. Dr. Refik Erdim istisnai durumlarda piyangodan para kazanmak veya iş başarısı gibi ani ve aşırı heyecana yol açan mutlu olaylardan sonra da bu sendromun gelişebileceğine işaret etti.

Kadınlarda 9 kat fazla görülüyor

Dünyadaki sıklığı net olarak bilinmese de acil servise kalp krizi şüphesi ile başvuran hastaların yaklaşık yüzde 2-3'ünde Kırık Kalp Sendromu tespit edildiğini söyleyen Doç. Dr. Refik Erdim, en riskli grubun da kadınlar olduğuna dikkat çekti. Özellikle menopoz sonrası östrojen hormonunun azalmasına bağlı olarak riskin arttığına işaret eden Doç. Dr. Refik Erdim bu sendromun menopoz sonrası kadınlarda erkeklere göre 9 kat daha fazla gözlendiğini ifade etti. Ayrıca daha önceden anksiyete veya depresyon gibi psikiyatrik hastalığı olanlarda da Kırık Kalp Sendromu görülme oranının arttığını söyledi.

Ciddi ritim bozukluğuna neden olabilir

Kırık Kalp Sendromu'nda, adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarının kalp kası üzerinde olumsuz etkileri sebebiyle kalbin uç kısmı kasılma yeteneğini kaybederek balonlaşıyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Refik Erdim kalp kasındaki kasılma kaybına bağlı olarak kalpte ciddi ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve şok gelişebildiği, hatta hastanın hayatını kaybedebileceği uyarısında bulundu. "Tedavide en önemli kısım stresin azaltılması ve ilaç tedavisidir" diyen Doç. Dr. Refik Erdim bu yöntemlerle sendromun 3-4 hafta içinde kontrol altına alınabildiğini anlattı.

Aşk ve sevgi riski azaltıyor

Kırık Kalp Sendromu'nun ortaya çıkmasına adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları sebep olduğu için bu hormonların seviyelerinin azaltılması, endorfin gibi mutluluk hormon seviyelerinin artırılması riski düşürüyor. Sevgi dolu ve mutlu ortamlarda yaşayan kişilerde Kırık Kalp Sendromu'nun daha az görüldüğüne işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Refik Erdim, "Örneğin aile desteği çok önemli. Öyle ki kalabalık yaşayan bireylerde yalnız yaşayan bireylere göre stres hormonları düzeylerinin daha az, mutluluk hormonlarının daha yüksek olduğu yıllardır biliniyor. Bunların yanı sıra aşk ve sevginin mutluluk hormonu seviyelerini artırarak hastalığa yakalanma riskini azalttığı da yapılan çalışmalarda gösterildi. Bunların yanı sıra arkadaşlarımız ve sevdiklerimizle daha fazla görüşmeli, mutlu olduğumuz işte çalışmalı veya hobilerimizi ihmal etmemeliyiz." diyor.

Kalbin üç düşmanına dikkat!

Türkiye'de uzun yıllardır kalp ve damar hastalığı özellikle Batı Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında 5-6 yıl daha erken görülüyor. Kardiyoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Selçuk Görmez bu artışta temel nedenlerin sigara kullanımı, hareketsiz bir yaşam ve bilinçsiz beslenme olduğuna dikkat çekiyor. Sağlıklı ve uzun bir yaşam için özellikle bu 3 faktörden uzak durulması gerektiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Selçuk Görmez kalp hastalıklarını önlemek için alınması gereken önlemleri şöyle anlattı: "Kalp sağlığımız için haftada 5 gün 30 dakika süreyle düzenli ve tempolu yürüyüş, bisiklet veya yüzme gibi aktiviteler yapmamız çok önemli.

Akdeniz tipi taze sebze ve meyve ile Omega 3'den zengin beyaz et ağırlıklı beslenmeye mutlaka özen göstermeliyiz. Bunun aksine uzun raf ömrüne sahip paketlenmiş market ürünlerinden ve aşırı tuz ile trans yağ içeren besinlerden ise uzak durmalıyız. Olabildiğinde stresten kaçınmalı, en az 7-8 saat kesintisiz uyumayı alışkanlık haline getirmeliyiz. " Hiçbir yakınma olmasa bile düzenli olarak rutin muayeneden geçmenin son derece önemli olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Selçuk Görmez, bunun yanı sıra kalpte oluşan sinyalleri dikkate alıp zaman kaybetmeden bir hekime başvurmanın da yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekti.

Her iki ergenden biri tırnak yiyor!
Çocuklarda sıklıkla rastlanan ve yaygın bir şekilde görülen tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkıyor.

 Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülen tırnak yeme, ergenlik döneminde artış gösterebiliyor. Her iki ergenden birinin tırnaklarını yediği görülüyor. Uzmanlara göre fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında sıklıkla görülen tırnak yeme, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Uzman Klinik Psikolog Gökçe Cömert, çocuklarda tırnak yeme davranışıyla ilgili önemli noktalara dikkat çekti.

Okulda yaşanan sorunlar, akademik başarı ile ilgili kaygılar, ev ortamındaki gerginlik ve huzursuzluklar, kardeş kıskançlığı, korkular, göç gibi genel olarak ağır stresör karşısında çocuğun hissettiği gerginliğin yansıması olduğunu belirten Cömert, şunları söyledi:

Fiziksel cezaya maruz kalan çocuk daha sık tırnak yiyor

"Tırnak yeme davranışı başka hiç bir psikolojik hastalığa eşlik etmeyebileceği gibi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, tik bozukluğu, anksiyete, travma bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülme olasılığı yüksektir. Yapılan araştırmalar tırnak yiyen çocuklarda tik bozukluğunun görülme riskinin tırnak yemeyenlere göre 8.1 kat fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Bu davranış beklenildiği üzere fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülmektedir. Ebeveynlerinden baskı gören, eleştirilen çocuk karşı kaldığı stres ile tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları gerekmektedir."

Kız çocuklarında daha sık görülüyor

Çocuklarda sıklıkla rastlanan bir durum olan tırnak yeme davranışının genellikle 3-4 yaşlarında başlayıp ergenlik dönemine doğru artma eğilimi gösterdiğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cömert, "Ergenlik döneminde her iki ergenden birinin tırnaklarını yediği görülmektedir. Bu oran yetişkinlik döneminde azalmaktadır. Yapılan araştırmalar kız çocuklarında erkek çocuklarına oranla tırnak yeme davranışının daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır" şeklinde konuştu.

Azarlamak ve eleştirmek yeterli olmuyor

"3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır" diyen Gökçe Cömert, "Bu konuda aileler uzmanlara başvurmalıdırlar. Gerektiği durumlarda uzmanlar medikal tedavi uygulayabilmektedirler. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekmektedir" uyarısında bulundu.

Dikkatin yönünü değiştirmek etkili yöntemlerden

Çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili olan yöntemlerden bir tanesi olduğunu söyleyen Gökçe Cömert, çocukların korkuya sebep olan film ve oyunlardan uzak tutulması gerektiğinin altını çizdi.

Yanık Kremi ile Sivilcelerden Kurtulmak
Yanık acısı en sızılı ve geç iyileşen bir sorundur. Yanığın ciltte yarattığı etkiye göre farklı derecelerde sıralanmaktadır. Hafif ve çok derin olmayan yanıklarda kullanılan yaygın merhemler arasında yer alan Madecassol, son derece etkili oluyor ve hissedilen sızıyı hafifletiyor. Yüzeysel 1. Ve 2. Derece yanıklar dışında kullanılmaması gerekiyor. Yanık dendiğinde aklınıza yalnızca sıcak su, güneş gibi etkiler gelmesin! Güneş ve sivilce yanıkları da birçok insanda görülen ve sızıntı ve kaşıntı gibi durumlar ile birleşince gerçekten de keyif kaçırıcı oluyor.

Peki, diğer yanık ve yara iyileştirici merhemler ile kıyaslandığında oldukça yüksek bir kullanım oranına sahip olan Madecassol nedir ve nasıl etki gösterir? Bu merhemi diğerlerinden ayıran özelliklerin başında hoş kokulu ve doğal içerikli olması geliyor. Bu nedenle Madecessol bir adım daha öne çıkıyor çünkü içeriğindeki bitki özü sayesinde hızlı iyileştirici özellik taşıyor. İlaçların özellikle yanık ve yara merhemlerinin keskin kokusu da baş ağrıtacak derecede rahatsız edici olabiliyor.

Özellikle ergenlik döneminde sivilce ve lekelerden sıkıntı yaşayan kişilerin bu merhemi sıklıkla tercih ettiği biliniyor. Çünkü içeriğindeki bitki özü sayesinde cilt yenileme özelliği ile bu sorunları ortadan kaldırıyor. İyileşme süreci son derece uzun olan yanık ve tahrişlerin iyileşme süreci uzadıkça yaranın acı ve ağrısının yanı sıra kaşıntı, sızlama gibi şikâyetler de beliriyor.

Herhangi alerjik bir yan etki taşımasa da, kişinin bünyesine göre farklılık göstererek ciltte kızarma yaratabiliyor. Böyle bir durumda hemen merhemin ciltten temizlenmesi ve kullanıma devam edilmemesi gerekiyor. Ayrıca bir diğer sorun ise iyileştirici merhemlerin genelinde görülen tüylenmeyi kolaylaştırıcı etkisi. İlacın kullanılma sebebi cilt yenileme ve onarım olduğu için, tüylenmeyi artırıcı etki gösteriyor ancak bu durum çok sık ve uzun süre boyunca kullanılması halinde ortaya çıkıyor.

Madecessol merheminin diğer faydaları arasında şunlar yer alıyor:
Ciltte oluşan çatlakların önlenmesi ve yok edilmesi,
Ameliyat sonrası oluşan yırtılma ve yaralarda onarıcı etkisiyle hızlı iyileşme göstermesi,
Ergenlik dönemi başında sivilcelerin tedavisi,
Hassas ve kuru ciltlerde nemlendirici etkisi göstermesi,
Uçukların iyileştirilmesi.

Ergenlik dönemi ve yetişkinlik döneminin yanı sıra bu merhem bebeklerde de gönül rahatlığıyla kullanılabiliyor. Doğal içerikli olduğu için her yaş grubunda olumlu sonuç veriyor. Bebeklerde pişik, çocuklarda düşme ve yaralanmalarda ortaya çıkan hasarlarda çok hızlı etki göstermesi sayesinde çocuk ve bebeklerin de huzursuz olmasını önlüyor.

Madecessol’un bu etkilerinin görülebilmesi için eczacıya danışılarak ve düzenli bir şekilde kullanması gerektiği ise önemli bir husus. İlacın açık yaralarda ya da 3. Derece ve 4. Derece yanıklarda kullanılması halinde görülebilecek yan etkiler arasında ciltte oluşan içi su dolu kabarcıklar, az oranda tahriş gibi belirtiler yer alıyor. Madecessol eczanelerde reçetesiz olarak 20.26 TL’ye satılıyor.

9 Haziran 2018 Cumartesi

Açlık hissiniz kaybolabilir!
Son günlerde canınız hiçbir şey yemek istemiyorsa, üstüne bir de açlık hissiniz giderek kaybolduysa dikkat! Bilmediğiniz ama hayatınıza girmiş olan sağlık problemlerinden birinin kapısını aralamak üzere olabilirsiniz.

Hastane Derindere İç Hastalıkları Bölümü Uzmanı Dr. Ergün Kasapoğlu'ndan açlık hissinin giderek kaybolmasının neden olan sağlık problemlerini öğrendik.

Stres
Stres yaşadığınızda vücudunuz sanki tehlikede gibi tepki verir. Beyniniz, adrenalin de dahil olmak üzere, kalp atışlarınızı hızlandıran ve sindiriminizi yavaşlatan kimyasal maddeleri bastırır. Bu da iştahınızı azaltabilir. Buna, savaş yanıtı da denir ve yalnızca kısa bir süre görülür. Uzun bir süre boyunca stres altındaysanız, vücudunuz kortizol denilen hormonu serbest bırakır ve özellikle yüksek kalorili gıdaları tüketmekten kaçınarak aç kalırsınız.

İlaçlar
Birçok ilaç yan etki olarak iştah kaybına neden olabilir. En yaygın olanları arasında antibiyotikler, mantar ilaçları ve kas gevşetici maddeler bulunur. Depresyon, migren, yüksek tansiyon, KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) ve Parkinson hastalığını tedavi eden ilaçlar açlığınızı da etkiliyor olabilir. Yemek yemekten kaçınmaya başladıysanız, aldığınız ilaçlardan herhangi birinin buna neden olup olamayacağını doktorunuza danışın.

Soğuk algınlığı veya grip
Hasta olduğunuzda, bağışıklık sistemi hızlı çalışmaya başlar. Yorgun ve yemek yemeye can atan sitokinler (hayvan ve bitki hücrelerince üretilen, hücrelerin birbirleriyle iletişimini sağlayan protein ve peptidlerin bir grubu) denilen kimyasalları bertaraf eder. Vücudunuz size dinlenmenizi söyleyen yoludur, böylece sizi hasta yapan şeylerle savaşacak enerjiyi elde edebilirsiniz. Ancak biraz yemek yemeniz, bağışıklık sisteminize katkı sağlayabilir. Araştırmalar tavuk çorbasının enflamasyona yardımcı olarak daha iyi hissetmenizi sağladığını göstermektedir.

Gebelik
Hem kendiniz hem bebeğiniz için yemek yemeniz gerekirken yiyemiyorsanız bunun en önemli nedeni mide bulantısı problemi yaşıyor olmanızdır. Özellikle sabahları görülse de gün içerisinde de karşınıza çıkabilir. Sindirimi kolay gıdalar, krakerler ya da yağsız tost gibi besinler tercih ederek; ayrıca sağlıklı ara öğünlerle midenizin boşalmasını engelleyerek midenizi rahatlatabilirsiniz.

Hipotiroidizm
Tiroid hormonlarınız vücudunuzun besinleri nasıl enerjiye dönüştürdüğünü kontrol eder. Tiroid beziniz yeterince çalışmazsa vücudunuzun işlevleri yavaşlar. Sonunda daha az enerji harcanacağı için daha az acıkır hale gelirsiniz. Bu da çok kalori yakılmadığından kilo alımını beraberinde getirir.

Migren
İştahınızı kaybetmeniz için tek başına yeterli olabilen sağlık problemlerinden biridir. Migren, bulantı ve kusmaya neden olabilir. Hatta migren atağı geçtiğinde bile yemek yemek istemeyebilirsiniz.

Anemi
Vücudunuz yeterince sağlıklı kırmızı kan hücresi üretmediğinde ortaya çıkan sağlık problemidir. Yorgunluk, zayıf hissetme ve iştah kaybıyla kendini gösterir. Göğüs ağrısı ve baş ağrısı gibi belirtilere sahipseniz, doktorunuz anemi olup olmadığınızı öğrenmek için kan testi isteyebilir. Varsa, demir veya B12 vitamini takviyeleri önerebilir.

Kanser
İştah eksikliği bütün kanser türlerinin ortak yan etkisidir. Radyasyon ve kemoterapi gibi tedaviler de bulantı, ağrı veya dehidrasyona neden olabilir. Hatta gıdaların tadı veya kokusunu değiştirebilirler. Yeme problemi yaşıyorsanız hekiminizle konuşarak öğünlerinizin sayısını artırıp porsiyonları küçültebilirsiniz.

Yaşlanma
Yaşlı insanların % 30 kadarı eskisinden daha az iştah sahibidir. Yaşlandıkça, sindiriminiz yavaşlar, bu nedenle daha uzun süreli tokluk hissetmeye başlarsınız. Koku, zevk veya görme duyunuz da zayıflayabilir. Bu, yiyeceklerin daha az çekici olmasını sağlayabilir. Hormonal değişiklikler, kronik bir hastalık ve ilaçlar da açlığınızı azaltabilir.

Diyabet
Şeker hastalığınız iyi yönetilmiyorsa, yüksek kan şekeri seviyeleri vücudunuzdaki sinirlere zarar verebilir. Bunlardan biri de mide kaslarınızı kontrol eden vagus siniri olabilir. Bu sinir gerekli şekilde çalışmadığı zaman, besinler gastrointestinal sisteminizden hızlı bir şekilde geçemez. Gastroparezi (mide felci) olarak adlandırılan bu durum, iştah kaybı ve şişkinliğe neden olur. Diyetinizdeki değişiklikler, ilaçlar veya ameliyatla tedavi edilir.

İrratbl Bağırsak Sendromu
Yemek yemek mide bulantısı, ishal, şişkinlik veya karın ağrısına yol açtığında iştah azalabilir. Bu genellikle mide rahatsızlıklarında görülür. En yaygın olanlarından biri bağırsakların kronik problemi olan irritabl bağırsak sendromudur. Kolit ve Crohn hastalığı, aynı belirtilerin bazılarını tetikleyen daha ciddi hastalıklardır. Bu tür sorunları yaşıyorsanız, doktorunuza danışın.

Sarsıntı
Travmatik beyin hasarının hafif bir formu, baş dönmesi, baş ağrısı ve mide bulantısına neden olabilir. Bazı durumlarda, koku duyunuzda kayıplara yol açabilir. Bu da yemekleri daha az cazip hale getirebilir. Eğer sarsıntı olduğunu düşünüyorsanız doktorunuza görünün. Yapılacak kontrolün ardından ciddi bir durum söz konusu değilse bol bol dinlenmek kendinizi daha çabuk toparlamanıza yardımcı olacaktır. Ciddi değilse size bol bol dinlenmek gibi kendinizi daha hızlı hissettirmenize yardımcı olması için yapılması gerekenleri söyleyebilir.

Yüzdeki altın oranın püf noktası çene
Son dönemde Türkiye'de ve Hollywood'da en çok yaptırılan estetik uygulamalar arasında çene ameliyatı ve çene dolgusu dikkat çekiyor. 

Yüz hatlarını belirginleştirmek ve kusurları kapatmak için çene küçültme ya da büyütme ameliyatları yaptırılabiliyor. Özellikle burun estetiği yaptıranların daha çok tercih ettiği uygulama sayesinde yüzdeki altın orana da ulaşılmış oluyor.

Çene ameliyatı ve çene dolgusu Türkiye'de ve Hollywood'da ünlülerin en çok tercih ettiği estetik uygulamalar arasında yerini aldı. Özellikle ekranların sevilen birçok ünlü ismi yüzdeki altın oranı bulmak adına çene ameliyatı oluyor ya da çene dolgusu yaptırıyor. Yüz çerçevemizi belirleyen en önemli yer olan çenenin küçültülmesi, büyütülmesi, yanlardan daraltılması, golf topu gibi pütürlü görüntüsünün giderilmesi artık mümkün.

Burun estetiği ile birlikte en çok yaptırılan işlemin çene ameliyatı olduğu belirten İstanbul Estetik kurucu hekimlerinden Doç. Dr. Ümit Taşkın, yüzdeki altın oranın en önemli tamamlayıcısının çene olduğu belirtti.

Yüzdeki Oransal Sorunların Kaynağı Çene

Hangi durumlarda çene ameliyatlarının yapıldığından bahseden Doç. Dr. Ümit Taşkın, "Çene ucu ameliyatları için belirli bir standart vermek doğru değildir. Kişiye özgü sonuçları vardır. Burun ameliyatı olanlar ya da olmak isteyenler yüzlerindeki oransal problemin çenede olduğunu genelde anlamıyor. Bu nedenle burun estetiği ile birlikte en çok yaptırılan işlemler arasında çene ameliyatı ilk sıralarda yer alıyor. Eğer çenede küçük kusurlar varsa ve çene büyütülmek isteniyorsa silikon protez, hastadan alınan yağ hücreleri veya dolgu malzemeleri kullanıyoruz" dedi.

Çene kısaltmasına ilişkin bir ameliyat durumu söz konusu olduğunda çene cerrahı ile konsulte edilerek tedavinin planlandığını belirten Taşkın, "Çene ucunun normalden uzun veya önde olduğu durumlarda alt dudak iç yüzünden girilerek fazla kemik kısmı tıraşlanabiliyor. Özellikle gece uykuda diş sıkma problemi olanların yaşadıkları sorunlardan biri olan çene köşelerinin büyüklüğü durumunda da çiğneme kasının fazla kısımlarını çıkarabiliyoruz. Bu kısımlar normalden küçük ise büyütmek için yine protezlerden faydalanıyoruz" açıklamasında bulundu.

7 Gün İçinde Normal Hayata Dönüş

Ameliyat hakkında bilgi veren Taşkın, "Çene ameliyatı yaklaşık 1 saat süren bir ameliyat. Hastanın hastanede yatmasına gerek yoktur. Ameliyat sonrasında 2-3 gün süre ile hastanın sıvı ılık gıda ile beslenmesi gerekiyor. 3-4 gün sonra kademeli bir şekilde katı gıdalara da yavaş yavaş geçiş sağlanabilir. Hasta 7 gün gün sonra normal hayatına geri dönebiliyor. Sadece ağız içinde kendiliğinden eriyen dikiş kullanılıyor. Hastanın işlem sonrasında konuşma problemi olmuyor. Alt dudakta bir kaç hafta süren hissizlik olabiliyor" dedi.

Banyonuz 10 dakikadan uzun sürmesin
Vücudumuzdan toksinlerin atılmasından sindirim sistemine, kan dolaşımından, besinlerin emilimine kadar birçok sistemin işleyişinde hayati bir rol üstlenen su, genel sağlığımız açısından da son derece önem taşıyor. Yeterli miktarda su tüketimi diğer organlar gibi cildin de vazgeçilmezlerinden biri. 

Sağlıklı cilt için zararlı içeceklerden banyo süresine kadar birçok konuda bilgi veren Acıbadem Ankara Hastanesi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Bahar Öznur, günde 8 bardak su tüketilmesi gerektiğini vurguluyor.

Sağlıklı, ışıl bir cilde sahip olan kişilerin ortak özelliklerine bakıldığında, genetik etkenlerin dışında, günlük su tüketimine gösterdikleri özen dikkat çekiyor. Aslında bu durum bir rastlantı değil. Çünkü beden sağlığının yanında parlak ve ışıltılı bir cilt için günlük su tüketimine dikkat etmek gerekiyor.

Acıbadem Ankara Hastanesi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Bahar Öznur'un verdiği bilgiye göre, su ihtiyacının yeterince karşılanmamasına bağlı ortaya çıkan kuruluk, cildin direncinin düşmesine ve kırışmaya daha yatkın hale gelmesine neden oluyor. Vücudu dış etkenlere karşı koruyan en önemli bariyer olan cildin korunması için vazgeçilmezler arasında yer alan su, saçımızın hatta tırnağımızın da kalitesini artırıyor. Dr. Bahar Öznur, zamana karşı koyabilmek için kullanılabilecek anahtarlardan birinin de yeterli miktarda su tüketimi olduğunu söylüyor. Kadınlar için özel bir dönem olan menopoz sürecinde de günlük alınması gereken su miktarına özen gösterilmesi hem semptomları azaltmada, hem de cilt kuruluğu ve kaşıntının giderilmesine yardımcı oluyor.

Hiçbir sıvı içecek suyun yerini alamıyor

Su vücuttaki toksinlerin atılmasına da yardımcı oluyor. Bazen suyun yerine tercih edilen meyve suları gibi glisemik indeksi yüksek içecekler ise aksine toksinlerin artırıyor ve akne gelişmesini tetikleyebiliyor. Dolayısıyla aknesi olan ya da bu konuda tedavi gören kişilerin de bol su tüketmesi önem taşıyor. Bununla birlikte cildin inflamasyonu ile giden kronik kaşıntılı bir hastalık olan egzamaya bağlı cilt kuruluğunu önlemede de su önemli bir yardımcı oluyor.

Kafeinli içecekler kollojen sentezini etkiliyor

Yapılan araştırmalarda her gün yüksek dozda kafeinli yiyecek ve içeceklerin tüketilmesinin kollajen sentezini olumsuz bir şekilde etkilediğini gösteriyor. Dolayısıyla aşırı kafein tüketiminin yara iyileşmesi ve yaşlanma süreçlerine olumsuz etkilere neden olabildiğini söyleyen Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Bahar Öznur, "Bu nedenle cola ve enerji içeceği olarak satılan popüler içeceklerin aşırı tüketiminin diğer yan etkilerinin yanında cilt için de olumsuz sonuçlar doğurabileceği unutulmamalı" diyor.

C vitaminini ihmal etmeyin

Cilt kuruluğunu önlemek ve ışıl ışıl bir cilde sahip olmak için gün içinde 8 bardak su içmenin yanında bol miktarda meyve ve sebze tüketiminin son derece önem taşıdığını belirten Dr. Bahar Öznur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Özellikle C vitamini, serbest radikallerle savaşarak hem cildin gençleşmesine katkı sağlıyor, hem de nem veriyor. Ayrıca kollajen sentezini de artırıyor. Bu nedenle, özellikle portakal, mandalina, greyfurt, kivi, brokoli, maydanoz ve kuşburnu gibi C vitamininden zengin besinleri tüketmek gerekiyor."

Sıcak değil, ılık suyla duş alın

Cilde nemini sağlamakla birlikte, kurumasının önlenmesi ve neminin korunması için alınacak bazı tedbirlerin olduğunu hatırlatan Dr. Bahar Öznur, bu konuda yapılan en önemli hatanın sıcak suyla duş almak olduğunu belirtiyor. Dr. Bahar Öznur, "Uzun süren ve banyo köpükleriyle yapılan duşlar da cilt kuruluğu artırıyor. Bu nedenle banyo ve duş süresinin 10 dakikadan uzun olmamasına özen göstermek gerekiyor. Ayrıca sabunlar cildi kuruttuğu için pH derecesi 5.5 olan sabunsuz temizleyiciler veya yağ ile gliserin oranı yüksek sabunlar kullanılmasında yarar var" diyor.

"Yavaş yavaş zayıflamak en iyisi"
Uzmanlar, diyetin obezite başta olmak üzere çeşitli hastalıkların tedavisinde 20'nci yüzyılın başından itibaren kullanılmaya başlandığını ancak kitaplardan veya dergilerden görülerek uygulanmaya çalışılan, kişiye özgü olmayan diyetlerin başarı şansının zayıf olduğunu belirtiyor.

Diyetin kişinin beslenme şeklinin düzenlenmesi ve sağlıklı beslenmesi anlamına geldiğini kaydeden Selçuk Üniversitesi (SÜ) Meram Tıp Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akman, halen Türkiye'deki tıp fakültelerinde açılan beslenme ve diyetetik bölümlerinden mezun uzmanların hastanelerde ve sağlık kurumlarında görev yaptığını söyledi.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda yanlış beslenme şeklinin sağlığı tehdit ettiğinin daha net ortaya çıkmasının ardından diyete ilginin arttığını bildiren Akman, "Ülkemizde özellikle son 5 yılda diyet yapma popülerlik kazandı. Artık diyetin nasıl yapılacağı konusu bir sektör haline geldi" dedi.

Ülkede diyete ilginin arttığını ancak diyetin sağlıklı şekilde ve kurallara uygun olarak yapılmasına yardımcı olan diyetisyenlere talebin aynı oranda artmadığını ifade eden Yrd. Doç. Dr. Akman, şunları kaydetti:

"Pek çok kişi sağlık kuruluşuna giderek uzman diyetisyenden yardım almak yerine kulaktan dolma bilgilerle veya televizyon programlarından öğrendikleriyle diyet uygulama yolunu seçiyor. Bırakın televizyon programlarını, kitaplardan veya dergilerden görülerek uygulanmaya çalışılan diyetlerin bile başarı şansı zayıftır. Ancak kişinin sağlık durumu incelenip sosyo-kültürel ve ekonomik durumuna göre belirlenerek uygulanan kişiye özgü diyetten yarar görülebilir. Çünkü diyet, kişiye özgü verilmeli ve uygulanmalıdır. Herkesin kilosu, geçirdiği hastalıklar, vücut yapısı, kan değerleri, tansiyonu farklıdır."

Akman, bu nedenle kendilerine diyet için doğrudan başvuran kişileri önce iç hastalıkları veya endokrinoloji bölümüne sevk edip sağlık durumlarıyla ilgili tetkikler yaptırdıklarını, diyet programını bu tetkiklerin ardından uygulamaya başladıklarını belirtti.

"Yavaş yavaş zayıflamak en iyisi"

Bilinçsiz yapılan diyetlerin kişileri aç bırakmaktan öteye gidemediğini, oysa uzman diyetisyenlerin önerdiği kişiye özgü beslenme programlarının diyet yapan kişiyi hiçbir şekilde zorlamadığını kaydeden Akman, şunları söyledi:

"Bize başvuranlara verdiğimiz diyet programları pek çok kişiyi şaşırtıyor. Çoğu 'Normalde verdiğiniz diyetten daha az yiyordum' diyor. Ancak diyetin püf noktası, tüketilen besinlerden çok yeme ve içme düzeniyle ilgili yanlış alışkanlıkları değiştirmek. Örneğin, öğün saatleri düzensiz olan ve günde bir ya da 2 kez yemek yiyen kişiler şişmanlıyor. Oysa biz 6 öğün yemek yemeği öneriyoruz. Temel olarak önerdiğimiz bir başka husus da aşırı yağlı ve şekerli yiyeceklerden kaçınılması."

Diyette, haftada 1, ayda 4 kilo verilmesinin en sağlıklı zayıflama düzeni olduğunu belirten Akman, "Yavaş yavaş zayıflamak en iyisidir. Çünkü kişinin beslenme alışkanlıkları diyet süresi boyunca değişecek, düzene oturacaktır. Aynı zamanda vücuttaki fazla kilolar ne kadar hızlı verilirse aynı kiloları daha sonra tekrar almak da o kadar hızlı olmaktadır" diye konuştu.

Yrd. Doç. Dr. Akman, beslenme şeklini değiştirmenin sağlıklı kilo verme ve diyette başarı için tek başına yeterli olmadığını, diyet uyguladıkları kişilere günde mutlaka 20 dakika veya yarım saat yürüyüş önerdiklerini sözlerine ekledi.

6 Haziran 2018 Çarşamba

Dengeli ve uzun soluklu bir ilişki için!
14 Şubat Sevgililer Günü, herkes için farklı anlamlar taşıyor. Sevdiği kişiye duygularını ifade etmenin sadece bir günle sınırlı olmadığını savunanlar kadar, bu özel günü sevgisini göstermek için bir fırsat olarak görenler de var. 

Görüş ayrılıkları ne kadar farklı olursa olsun uzmanlara göre, sağlıklı bir ilişkide olması gereken detaylar, ilişkiyi dengeli ve uzun soluklu tutmaya yardımcı oluyor. Uzmanlar sevgilisi olmayanlara da önerilerde bulunuyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden Uzman Klinik Psikolog İhsan Öztekin, sevgiyi bir tek güne sığdırmanın mümkün olmadığını belirterek özel günlerin duyguları ifade etmek için bir fırsat olarak görülebileceğini söyledi.

Sevgililer Günü'nün çıkış kaynağının antik çağlardan bugüne kadar gelen birçok farklı efsanelerden oluşsa da günümüzde dünya genelinde 14 Şubat'ın Sevgililer Günü olarak kutlandığını belirten Öztekin, şunları söyledi:
"Son dönemde sosyal medya hesapları üzerinden de duygu ve aşk temalı paylaşımlar yapılabilmekte, sevgililer aşklarını internet üzerinden milyonlara ulaştırabilmektedirler. Hatta kurum ve şirketler de mal ve hizmetlerini bugüne özel olarak pazarlayıp büyük cirolar elde etmektedirler. Tabii ki sevgiyi, aşkı, birlikte yaşanılan güzel bir hayatı senenin bir gününe sığdırmak mümkün değil. Ama hayatın akışı içinde yaşanılan sevgi dolu birliktelikleri sembolik de olsa daha somut bir şekilde hissetmek, pekiştirmek, sevgimizin altına adeta imzamızı atmak için güzel bir fırsat diye değerlendirilebilir.

Ancak şunun da unutulmaması gerekir ki Sevgililer Günü'nü asıl anlamlı kılan şey o gün alınan hediye değil, Sevgililer Günü dışında bir sene boyunca karşılıksız, şartsız bir şekilde yaşanılan paylaşımın, dayanışmanın, saygının ve en önemlisi güven duygusunun varlığı ile anlam kazanmasıdır. Böyle güzel bir ilişkinin ve sevginin sembolü olarak hediye edilen bir demet çiçek, kavgalarla, kıskançlıkla, şüphelerle, ego savaşları ile ayakta tutulmaya çalışılan bir ilişkide çok değerli bir hediyeden daha değerli ve anlamlıdır."

Sevgiyi hatırlamaya ihtiyacımız var

Sevgililer Günü'nü sadece bir kutlama ve hediye alma olarak değerlendirmenin yanlış olacağını ifade eden Öztekin, "Sevgililer Günü'nü dini bir gelenek ve ritüel gibi görerek dışlamak ne kadar yanlışsa, dünyaya hakim olan 'Tüket, daha fazla tüket' tuzağına malzeme olmak da o kadar yanlıştır. Kendi dünya görüşlerimizden ödün vermeden, aşırı harcama boyutuna kaçmadan kutlanacak bir Sevgililer Günü, günümüz dünyasında sevgi ve barışın hızla azaldığı bir ortamda daha da anlamlı hale gelmektedir. Ölümlerle, savaşlarla, kavgalarla beslenen bir dünyada sevgiyi hatırlatan böyle günlere gerçekten daha çok ihtiyacımız var" diye konuştu.

Uzman Klinik Psikolog İhsan Öztekin, sağlıklı bir ilişki içinde mutlaka olması gereken önemli detayların ilişkiyi dengeli ve uzun soluklu tutmaya yardımcı olduğunu belirterek şu noktalara dikkat çekti:
1-Paylaşmak: İlişki demek her şeyden önce paylaşmak demektir. Sağlıklı bir ilişkinin en önemli unsurlardan biri duygu ve düşüncelerin paylaşılmasıdır.
2-Kişi önce kendiyle barışık olmalı: Sağlıklı bir ilişki iki sağlıklı bireyle gerçekleşir. Bu nedenle mutluluğu önce kendi içinizde yakalamalı ve kendinizle barışık olmalısınız.
3-Geçmişi unutun: Eski ilişkileri geçmişte bırakın, sorgulamayın ve sorun haline gelmesine fırsat vermeyin. Unutmayalım ki ilişki geçmişe değil, geleceğe doğru inşa edilir.
4- Ortak ilgi alanları oluşturun: Ortak ilgi alanları, pozitif ve eğlenceli bir ilişkinin oluşmasını destekler.
5- İlişkinizi dış etkenlerden koruyun: Üçüncü kişilerin, bu kişiler ailenizden bile olsa, ilişkinizi olumsuz etkilemesine izin vermeyin. Hiç kimse sizin gerçekten neye ihtiyaç duyduğunuzu ve neye değer verdiğinizi sizden iyi değerlendiremez.
6-İşinizi ilişkinin önüne geçirmeyin: İş günü sona erdiğinde işiniz tamamen işyerinde kalmalı.
7-Küsmeyin: Tartışsanız bile ilişkiyi hiçbir zaman tamamen kesmeyin.
8-Farklılıklarınız ilişkinizi zenginleştirir: Her konuda mükemmel bir uyum beklemeyin. Farklılıklara rağmen ona değer verdiğinizi göstermeniz, sağlıklı bir ilişkinin temelini oluşturur.
9- Kıskançlık tuzağına düşmeyin: Aşırı kıskançlıklardan uzak durun. Seven insan kıskanır tuzağına düşmeyin. Aşırı kıskançlıklarınız, şüpheleriniz, güvensizliğiniz varsa ve bunu paylaşarak halledemiyorsanız uzmanından profesyonel destek alın. Gerekirse birlikte ilişki terapisi alın.
10-İyi dinleyici olun: İyi ilişkinin yolu iyi iletişimden geçer. İyi dinleyici olun. Katılmasanız dahi onun ortaya koyduğu fikirlere saygı duyun ve sonuna kadar dinleyin. Söylemek istediğinizi dolaylı yollara sapmadan net bir şekilde ifade edin.

Sevgililer Günü'nde yalnız olmak

Sevgililer Günü'nü yalnız geçiren bireylerin bu özel günden etkilenmelerinin beklentilerine göre farklılık göstereceğini ifade eden Öztekin, "Sevgililer Günü'nü fazla önemsemeyen bir kişinin o günkü ruh hali, Sevgiler Günü'nü sevgilisiz geçirdiği için adeta kahrolan, bunu büyük bir eksiklikmiş gibi gören kişinin ruh halinden farklı olacaktır. Umursamayan bir kişi için o gün okula veya işe gitmesi gereken, günlük rutinlerini sıradan bir günmüş gibi yaşayabilen bir kişi olarak geçirebilir. Etkilenme derecesi hiç yoktur veya çok azdır. Diğer grup insan için ise o gün geçmek bilmez. Hayatının en kötü günlerinden biridir. Bir de çevresine 'Umurumda değil' deyip içinde fırtınalar kopan bir grup insan var. Yalnızlığının adeta belgelenmesi sayılacak Sevgililer Günü onlar için de zor geçecektir" diye konuştu.

Sevgilisi olmayanlara altın öneriler

Uzman Klinik Psikolog İhsan Öztekin, Sevgililer Günü'nde sevgilisi olmadığı için kendini yalnız hisseden kişilere de şu önerilerde bulundu:
*Hiçbir şey yokmuş gibi davranın. Yılın altıncı haftasına denk gelen, yirmi dört saatten oluşan sıradan bir gün.
*Eski sevgililerinizi aklınıza getirmeyin, hayal etmeyin, gözünüzün önüne getirmeyin. Şu an ne kadar mutlu bir çift olabileceğinizi düşünmeyin.
*Evet şanslısınız. Mutlu etmek, sürekli ilgilenmek ve Sevgililer Günü'nde hediye almak zorunda olduğunuz birisi yok. Bunlar hep güzel şeyler!
*Tüketim toplumunun dayatmalarını reddettiğiniz için kendinizle gurur duyabilirsiniz. 'Bana uymaz' diyebiliyorsunuz. Hayata karşı bir duruşunuz, tepkiniz var.
*Sevgililer Günü'nün etkisinden halen kurtulamadınızsa o gün kendinizi şımartın. Uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığınız aktivitelere zaman ayırın.
*Sevginizi arkadaşlarınızla, ailenizle paylaşın. Anneyle, babayla, en yakın arkadaşlarınızla paylaşacak sevginiz yok mu? Tabii ki var. Hem de bu en risksiz, en gerçek sevgi!

Fazla et tüketimi, şeker kadar tehlikeli çıktı
Etteki proteinin şeker kadar küresel obezitenin yaygınlaşmasına katkıda bulunduğu keşfedildi.

BariatrikLab Obezite ve Metabolik Cerrahi Merkezi kurucusu Prof. Dr. Halil Coşkun, Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi tarafından 170 ülkede yapılan araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

"Et, beslenmedeki proteinlerin, vitaminlerin ve minerallerin değerli bir kaynağı olmasına rağmen, diyetle ilgili yönergeler genellikle, kandaki kolesterol düzeylerini korumak ve kalp hastalığı ve bağırsak kanseri riskini azaltmak için doymuş yağ oranına sahip kırmızı ve işlenmiş etlerin alımını azaltmaya odaklanır.

Çalışmadan elde edilen bulgular, aşırı miktarda şeker yemekten kaçınmanın yanı sıra tüketicilerin etin aşırı tüketiminde de tedbir almaları gerektiğini gösteriyor. Çünkü bulgular, etin, etteki yağın şeker kadar aynı derecede obezitenin yaygınlaşmasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Araştırmada şeker kullanımının obeziteye yüzde 13 oranında katkı sağlarken, et kullanımının da obeziteye katkısı yüzde 13 olarak bulundu.

Et proteini, yağlardan ve karbonhidratlardan daha sonra sindirildiğinden, bu proteinden aldığımız enerjiyi fazlalık haline getirir ve daha sonra dönüştürülerek insan vücudunda yağ olarak depolanır.
Bundan böyle, obeziteyi azaltmak için daha az şeker yemenin yanı sıra daha az et yenmesinin tavsiye edilmesi daha mantıklı."

Şu anda dünya çapında 1,9 milyardan fazla yetişkin bulunuyor ve bu insanların 600 milyondan fazlası obez.

Kontrolsüz spor ve obezite dizlerin düşmanı
Önce merdiven inip çıkmayla başlayan, hareketle belirginleşen ağrı giderek istirahat halinde de gelişiyor. Ağrıya zamanla diz çevresinde şişlik, takılma ve kilitlenme gibi sorunlar da eşlik ediyor. 

Tüm bunların sonucunda hastayı her gün ağrı kesici ilaç kullanmaya zorlayan, ilerleyen zamanda sosyal yaşamdan koparabilecek kadar şiddetli hareket kısıtlılığı yaratabilen hastalığın adı: Diz ekleminde kireçlenme! Eklem kıkırdağının aşınması anlamına gelen dizde kireçlenme sadece ileri yaş sorunu olarak görülüyordu.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Kaya hastalığın son yıllarda artık genç yaştaki kişileri de etkilemeye başladığına dikkat çekerek, "Diz ekleminde kıkırdağın aşınması eskiden 35 yaşın altındaki kişilerde en fazla yüzde 2 oranında görülürken, yapılan bazı araştırmalar bu oranın günümüzde yüzde 8'lere ulaştığını gösteriyor. Bu artışın en önemli nedenleri ise bilinçsizce yapılan spor ve obezite " diyor.

Prof. Dr. Alper Kaya diz ekleminde kıkırdağın aşınmasına ait belirtiler ortaya çıkmaya başladığında ise zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor. Çünkü hastalık ilerledikçe tedavi hem daha zorlaşıyor hem de ameliyat gibi daha girişimsel işlemlere ihtiyaç duyulabiliyor.

En temel belirtisi ağrı

"Dizdeki kireçlenmenin en temel belirtisi ağrıdır" diyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Kaya önce yüklenmeyle, merdiven inip çıkmayla ve hareketle belirgin olan ağrının giderek istirahatte de görülmeye başladığına işaret ederek diğer yakınmaları şöyle sıralıyor: "Ağrıyı zamanla hareket kısıtlılığı takip ediyor. Diz çevresinde şişlik, ses gelmesi, takılma, kilitlenme gibi şikayetler de görülebiliyor. Daha da ileri aşamalarda diz eğrilme başlayabiliyor. Oluşan bu tablo sonucunda hasta her gün ağrı kesici ilaçlar kullanmak zorunda kalabiliyor, hareket kısıtlılığı nedeniyle evden dışarıya çıkamaz noktaya gelebiliyor"

Bu etkenler diz kireçlenmesini tetikliyor

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Kaya dizde kireçlenmenin nedeni bilinen ve bilinmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldığını belirtiyor. Özellikle romatoid artrite bağlı gelişen romatizmal hastalıklar, eklemi ilgilendiren kırıklar sonrası gelişen kireçlenmeler nedeni bilinen kireçlenmeler arasında bulunuyor. Prof. Dr. Alper Kaya "nedeni tam olarak bilinmeyen" kireçlenmenin ise en sık görülen tipi oluşturduğunu belirterek, "Bu tip kireçlenmede genetik etkenlerin rol aldığı ve ileri yaş, kadın olmak, fazla kilo, kontrolsüz sporlar ile diğer nedenlerle dize yapılan aşırı yüklenmelerin etkilediği, kasların zayıf olması ile diz travmaları gibi bazı etkenlerin de kıkırdağın bozulmasını hızlandırdığı düşünülüyor" diyor.

Kontrolsüz spor ve obezite dizlerin düşmanı

Diz kireçlenmesi eskiden 35 yaşın altındaki kişilerde sadece yüzde 1-2 oranında görülürken yapılan bazı araştırmalar bu oranın günümüzde yüzde 8'e yükseldiğini gösteriyor. Prof. Dr. Alper Kaya diz kireçlenmesinin artık genç yaştaki kişileri de etkilemesindeki en önemli etkenlerden birinin ise bilinçsizce yapılan spor olduğuna işaret ederek sözlerine şöyle devam ediyor: "Spora olan eğilim günümüzde gittikçe artıyor. Spor bilinçli yapıldığında çok önemli faydalar sağlıyor. Ancak kontrolsüz, aşırı yüklenme içeren ve yeterli ısınma yapılmadan uygulanan spor diz eklemlerinde kireçlenmeye neden olabiliyor. Bunun yanı sıra günümüzün önemli problemlerinden biri olan obezite, dizde bağ ve menisküs yaralanmalarının zamanında tedavi edilmemesi gibi nedenler de genetik yatkınlığı olan kişilerde hem hastalığın daha erken görülmesine yol açıyor, hem de özellikle tedavi edilmeyen diz yaralanmaları doğrudan kıkırdağın aşınmasına neden olabiliyor"

Tek bir tedavisi yok

Prof. Dr. Alper Kaya dizlerde kireçlenmenin tek bir tedavisinin olmadığını belirtiyor. Hangi tedavinin uygulanacağı hastanın yaşı, ağrısının şiddeti, günlük aktivitelerinin etkilenme durumu, diğer hastalıkları ve sosyal durumu göz önüne alınarak veriliyor.

1-Hastalığın başlangıç aşamasında egzersizler, kilo verilmesi ve ağrı kesiciler yararlı olabiliyor. Kıkırdak destekleyici ilaçlar da hastaların bir kısmında ağrıyı azaltabiliyor.

2-Fizik tedavi uygulamaları ve eklem içi enjeksiyonlar yapılabiliyor. Bu enjeksiyonlar kıkırdak yüzeylerin kayganlığını arttıran, sürtünmeyi azaltan ve kıkırdağı bir miktar besleyen ilaçlar, kortizon, hastanın kendisinden alınan kandan hazırlanan trombositten zengin plazma (PRP) veya daha kompleks bir işlem olan kök hücre enjeksiyonları oluyor. Uygun hastalarda başvurulan kök hücre enjeksiyonlarıyla sorun tümüyle ortadan kalkmasa da, yapılan araştırmalar hastaların şikayetlerinde azalma ve fonksiyonlarında iyileşme olduğunu gösteriyor.

3-Daha ileri aşamadaki veya önceki tedavilerin yetersiz kaldığı hastalarda eklem içinde bir miktar temizlik ve kıkırdak yüzeylerdeki bozukluğun kısmen düzeltildiği kapalı yöntemle yapılan artroskopi ameliyatı, kemik yük taşıma ekseninin bozulduğu durumlarda bu ekseni düzelten kemik ameliyatları yapılabiliyor. Kireçlenmenin daha fazla olduğu ve kemik yüzeyinde hiç kıkırdak dokusu kalmadığı durumlarda ise kısmi veya tam diz protezi ameliyatıyla hastanın ağrısının giderilerek normal aktivitesini kazanması amaçlanıyor.

Zeka gelişimini artıracak 5 önemli öneri
Anne babalar olarak çocuklarımızın beden ve ruh sağlığını geliştirmek her zaman öncelikli amacımızı oluşturuyor. Ancak zeka gelişimine katkıda bulunacak çabalardan da geri durmuyoruz. 

Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Reyhan Erol, çocuklarda zekayı geliştirecek en önemli unsurun konuşmak, şarkı söylemek gibi karşılıklı etkileşim olduğunu söylüyor.

Sağlıklı bedensel gelişimlerini sürdüren çocukların zeka gelişimleri de beraberinde geliyor. Ancak anne babalar olarak "daha zeki çocuklarımız olsun" dürtüsüyle bu yönde çaba göstermekten de kendimizi alamıyoruz. Araştırmalar, aslında bunun için ekstra bir çaba sarf etmeye de gerek olmadığını gösteriyor. Kullanabileceğimiz en önemli araç sevgimiz ve vereceğimiz güven...Onlarla konuşmak, oyun oynamak, şarkı söylemek gibi karşılıklı etkileşim kurmak, çocuklarımızın zeka gelişimi için en önemli katkı oluyor. Bunun yanı sırası hamilelikten itibaren alacağımız önlemler ve doğru alışkanlıklar konusunda Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Reyhan Erol, şu önerilerde bulunuyor...

Hamilelikte dengeli beslenin

Beynimizde milyonlarca nöron bulunuyor ve zeka gelişimi bu nöronlar arasında yapılan bağlantıların yani sinapsların artması olarak tanımlanıyor. Bu gelişim hamilelik döneminden itibaren başlıyor. Dolayısıyla anne adayının sağlığı bebeğin beyin gelişimini de direkt olarak etkiliyor. Bu nedenle öncelikle düzenli sağlık kontrollerinin ihmal etmeyin ve sağlıklı beslenmeye önem verin. Folik asit ve omega eksikliği varsa bunlar takviye edin. Bebeğin beyin gelişimini negatif yönde etkilediği için hamilelik ve emzirme boyunca alkol ve sigaradan uzak durun. Sizin salgıladığınız mutluluk hormonunun bebeğinizi de etkileyeceğini unutmayın. Onunla sohbet edin, birlikte müzik dinleyin ve mümkün olduğunca stresten uzak durun.

Mutlaka emzirin

Zeka gelişiminde en önemli sermayenin anne sütü olduğunu söyleyen Dr. Reyhan Erol, bu fırsatı iyi kullanmak gerektiğini belirterek şunları anlatıyor: "Araştırmalar anne sütünün zeka gelişimi üzerindeki etkisini gösteriyor. Özellikle okul çağı çocuklarının performansında anne sütü almış olmak önemli bir fark yaratıyor. Bununla birlikte emzirme anında anneye dokunan ve göz teması kuran bebeğin beynindeki kan akımı ve sinaps denen nöronlar arası bağlantılar artıyor. Ayrıca emzirme sürecinde annenin bebeğiyle yumuşak bir ses tonuyla konuşması, gülmesi, ona dokunması da öğrenme ve hafızayı da barındıran, genel olarak limbik sistem olarak bilinen yapıyı etkilediği biliniyor."

Yeterli ve kaliteli uyku almasını sağlayın

Bebeklikten itibaren çocukluğun her döneminde yeterli ve kesintisiz uyku, bedensel gelişim kadar beyin gelişimi için de son derece değer taşıyor. Bu nedenle çocukların kaliteli uyku almalarını sağlamak için gerekli ortamı oluşturmaya özen gösterin. Ayrıca, tiroit bezinin iyi çalışmaması durumunda zeka geriliği riski doğduğu için, doğumdan hemen sonra bebekten topuk kanı alınarak değerlendirme yapılmasını sağlayın.

0-2 yaş arasında televizyon izlettirmeyin

Beyin gelişiminin yüzde 70-80'ilk bölümü ilk iki yaş döneminde tamamlanıyor. Dolayısıyla özelikle bu dönem gelişimi olumsuz etkileyebilecek uyaranlardan uzak durmak önem taşıyor. Zekayı negatif yönde etkileyen unsurların başında da televizyon geliyor. Bu nedenle hayatın ilk yıllarında çocukları televizyondan mümkün olduğunca uzak tutun. İki yaşından sonra da günde en fazla bir saat televizyon izlettirin ve bunu birlikte yapın. Ve çocuğunuzla izlediği şey hakkında konuşarak, sorular sorun ve cevap vermesini sağlayarak etkileşiminizi sürdürün.

Dünyayı dokunarak öğrenmesine izin verin

Çocukların öğrenme süreçlerinde özellikle bir yaşından sonra eller çok önemli bir araç oluyor. Bu dönemde çocukların dünyayı dokunarak anlamaya çalıştıklarını hatırlatan Dr. Reyhan Erol, "Çocuklar bu yüzden ellerine aldıkları her şeyi ağızlarına götürüyor. Ve tüm bu bilgiler beyne aktarılıyor. Bu nedenle çocuğun güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde, her şeye dokunmasına izin vermek gerekiyor. Aksi şekilde davranmak ise beyin gelişimini ters yönde etkileyebiliyor" diyor. Ayrıca bu dönemde çocukları mümkün olduğunca anlamaya çalışmak ve her şeye 'hayır' dememeye de özen göstermek önem taşıyor.

Sevdiği aktiviteleri yaptırın

Çocuktan gelen uyarılara her zaman kulak vermek gerekiyor. Onun da birey olduğunu ve söz hakkının bulunduğunu unutmayın. Yedi aylık bebeğinizin bile yemeğini kendi başına yeme çabasını desteklemek için eline kaşık vermeniz, hem özgüvenini, hem de zekasını geliştirmeye yardım edecektir. Okul çağındaki çocukları da sevdiği spor aktivitelerine yönlendirerek, arkadaşlarıyla ve evde oyun oynayacak zaman için izin vererek gelişimlerine önemli katkı sağlayabilirsiniz. Bu arada onunla göz teması kuracak ve karşılıklı etkileşim sağlayacak her türlü fırsatı değerlendirin.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Oruç tutan hamileler nelere dikkat etmeli?
Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, oruç tutan hamilelerin iftar ve sahur arasında bol sıvı alması gerektiği konusunda özellikle uyarıyor

Hamileliğin ilk üç ayında, bebeğin organları oluştuğu için bu dönem önemli bir süreçtir. Bu dönemde; bulantı, kusma, fazla su tüketememe ve iştahta azalma görülür. Kusma sık olursa elektrolit kaybına yol açarak halsizliğe neden olabilir. Oruç, özellikle ilk aylarda yaşanan bu durumu daha da artırabilir. Mide boş kaldığı için bulantı ve kusmalar da artabilir. Oruç tutan anne adaylarında; uzun süren açıktan sonra iftarda birden yemek yenmesi ile birlikte boş midede bir anda şişkinlik ve hazımsızlık şikayetleri daha fazla görülebilir. Anne adaylarının bol sıvı alması ve posalı gıda tüketmesi önemlidir.

BOL SIVI TÜKETMEK HAYATİ ÖNEM TAŞIR
Anne adayında düşük riski var ise bol sıvı tüketmesi önerilir. Oruç nedeniyle az sıvı alınması durumunda rahim kasılmaları olabilir ve erken doğum riski ortaya çıkabilir. Su, gebeliğin devamında, idrar yolu enfeksiyonlarından korunmada ve tedavisinde önemlidir. Gebelikte idrar yolu enfeksiyonları sık görülür. Bol sıvı alımı ise idrar çıkışını artırır.

TANSİYON DÜŞERSE BEBEĞİN HAREKETLERİ YAVAŞLAR
Gebeliğe bağlı şeker intoleransı (hamilelik şekeri) veya diyabet (şeker) hastalığı gibi durumlarda; dengeli beslenmek, az az sık sık yemek son derece önem taşır. Bu durumlarda oruç tutulması hem anne adayında, hem de bebekte tehlikeli durumlara yol açabilir. Hamilelerin oruç sebebiyle gün içinde yeterince sıvı almaması tansiyon düşmeleri ve bayılmalara neden olabilir. Gün içinde sıvı alınamaması annenin kan hacmini azaltacağı için bebeğin idrar çıkışı da azalır ve bebeğin içinde bulunduğu kesenin suyu azalabilir. Oruç tutan annelerde bebek hareketlerinin azaldığı da gözlemlenmiştir.

ERKEN DOĞUM RİSKİ VARSA ORUÇ SAKINCALI OLABİLİR
Riskli gebelik durumu tespit edilmiş olan anne adaylarının (diyabet, erken doğum riski, kanama, çoğul gebelik, gelişme geriliği gibi); oruç tutmaları sakıncalı olabilir. Gebelikte uzun süre aç kalmadan, sık sık ve azar azar yemek yenmesi önerilir. Hamileliğe bağlı tansiyon yüksekliği de oruç için riskli durumlar arasındadır. Oruç tutan gebelerin mümkün olduğu kadar sıcakta kalmamaları, sahurda bol sıvı tüketmeleri ve gün içinde istirahat etmeleri önemlidir.

YEMEK YİYİP HEMEN YATMAYIN
İftar ve sahur arasında, gıdaları dengeli şekilde dağıtarak, sık aralıklar ve küçük porsiyonlarla protein, karbonhidrat ve bol sıvı alınması gereklidir. Kızartma, çok şekerli, tuzlu ve yağlı gıdalardan uzak durulması gerekir. Sahurda az yağlı, az tuzlu gıdaları tercih edin. Ağır tatlılar yerine dondurma veya hafif sütlü tatlılar tüketin. Yemek yedikten sonra ise hemen yatmayın. Anne adaylarının riskleri bilerek karar vermeleri, mutlaka doktorlarına ve diyetisyenlerine danışmaları gerekmektedir.

Ender Saraç sağlıklı Ramazan’ın sırlarını paylaştı
Doktor Ender Saraç, hafta sonu ÖzdilekPark İstanbul AVM'de katıldığı söyleşi etkinliğinde yaklaşan Ramazan Ayı'na özel sağlıklı ve doğru beslenme tüyolarını paylaştı. Ziyaretçilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan Saraç, izleyenlerin sorularını da tek tek yanıtlayarak beslenme konusunda yapılan yanlışları sıraladı.

İstanbul Levent'te bulunan ÖzdilekPark İstanbul AVM hafta sonu Doktor Ender Saraç'ı ağırladı. Yaklaşan Ramazan Ayı öncesinde sağlıklı ve doğru beslenme ile özellikle Ramazan'da yapılan hatalara değinen Saraç, ziyaretçiler tarafından soru yağmuruna tutuldu.

"Sadece 1 TL'lik mezura ile sağlıklı bir birey olup olmadığımızı anlayabiliriz"
Gerek katıldığı TV programları, gerek gazete yazıları ya da kitaplarıyla yıllardır Türk halkını sağlıklı ve doğru beslenme konusunda bilinçlendiren Doktor Ender Saraç, ÖzdilekPark İstanbul AVM'de gerçekleştirdiği söyleşide yine önemli noktalara dikkat çekti. Yalnızca 1 TL vererek sağlıklı bir birey olup olmadığınızı öğrenebilirsiniz diyen Saraç, "Sadece 1 liralık bir mezura ile bel ve göbek çevrenizi ölçtüğünüzde bu bölge erkeklerde 94 cm, kadınlarda ise 88 santimden fazla çıkıyorsa hastalıklara kapınız açık demektir. Belirttiğim bu ölçüleri aşan kişilerde kanser, beyin kanaması, felç, kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, şeker ve enfaktüs gibi hastalıklar olmaması için hiçbir neden yoktur. Bu insanlar aynı zamanda obeziteye de meyilli insanlardır. Ve saydığım tüm bu hastalıkların yanında bizi bekleyen en tehlikeli hastalık ise Alzheimer. Sağlıksız beslenen her 5 kişiden birini Alzheimer tehlikesi beklemekte".

Obezite anne karnında başlıyor!
Amerika'da yapılan bir araştırmaya değinen Doktor Ender Saraç, obezitenin anne karnında başladığının da altını çizdi. Hamilelikte kötü beslenen anne adaylarının çocuklarına çok zarar verdiğini söyleyen Saraç, hamileliği bahane ederek her türlü besini; özellikle hamur işleri, kızartmalar, şekerli yiyecek ve içecekleri tüketen annelerin çocuklarının obezite tehlikesiyle doğduğunu söyledi. Özellikle 0 – 2 yaş arasında insan vücudundaki yağ hücresi sayısının belirlendiğini anlatan Saraç, çocuklarına hamur işi, beyaz un – şeker, kızartma, şekerli ve gazlı içecekler veren anne babanın kötü anne baba olduğunu vurguladı.

Sağlıklı beslenme ve kilo verme konusunda tüyolar da veren Ender Saraç, "Sağlıklı kilo vermek için günde 2 – 3 lt. su tüketmek çok önemli. Haftada en az 150 dk. düzenli egzersiz ya da yürüyüş yapılmalı. Hayatınızdan beyaz un ve şeker, glikoz şekeri ve kızartmaları çıkartın. Öğün atlamamaya dikkat edin. Derisi alınmış tavuk, balık gibi beyaz etler ile kırmızı et, yoğurt ve yumurta gibi proteinleri tüketin. Biberiye, tarçın, kişniş gibi baharatlar da kilo vermeye yardımcı baharatlardır." dedi.

İftar sofrasında kilit kelime: 'Sakinlik'
Bu yıl en uzun oruçlardan birinin tutulacağını söyleyen Saraç, iftar sofrasında sakin olmanın çok önemli olduğunu vurguladı. Sofradan 'kuş' gibi kalkmak gerektiğini söyleyen Doktor Ender Saraç, eğer sofradan hafif kalkılmıyorsa orucun yanlış tutulmuş olduğunun altını çizdi.

İftar sofrasında izlenmesi gereken yolları anlatan Saraç, "Oruç bir tane iri ya da 3 küçük hurma ile açılmalıdır. Bitki alemi ve hayvan alemine en yakın besin olan hurma midenizi rahatlatır. Orucun açılmasının ardından bir bardak suya yarım tatlı kaşığı bal karıştırıp yavaşça için, bu şeker dengenizi düzenleyecektir. Sonrasında 1 kase doğal, ev yapımı bir çorba için. Çorbadan sonra hafif ılık bir suyu yavaşça içerek vücudu dinlendirin. Namaz kılıyorsanız bu arada akşam namazınızı kılın ya da 8-10 dk. ev içinde yavaş yürüyüş yapın. Ana yemeklerde ise bir gün protein 1 gün ise tam tahıllı malzemelerden yapılmış karbonhidratları, zeytinyağlılar ve bol salata ile tüketin" dedi.

Tatlıların kesinlikle yemeklerden 2 saat sonra tüketilmesi gerektiğinin altını çizen Saraç, hamurlu ve şerbetli tatlılar yerine fırında meyveler ya da sütlü tatlıların ya da meyvelerin tercih edilmesinin doğru olduğunu söyledi.

"Mutlaka sahura kalkılmalı"
Sahura kalkmanın önemine değinen Saraç, sahura kalkılmaz ise vücudun kas ve kemik kaybedeceğini söyledi. Sahur için sağlıklı menü alternatifleri sunan Saraç, protein tüketiminin önemine dikkat çekti. Protein alan toplumlar dünyayı yöneten toplumlardır diyen Saraç, sahurda çılbır ve çavdar ekmeği, yeşil mercimek, bulgur ve salata, kahvaltı yapmayı sevenler için ise bir katı yumurta, çörek otlu bol çökelek, yeşil biber ve çavdar ekmeğinden oluşan çeşitli menüler önerdi.

Uzun oruç saatlerinde susamayı aza indiren besinlere de değinen Saraç, sahurda mutlaka salatalık, limonlu su ve üzerine limon sıkılmış taze nane ve demirhindi şerbeti tüketilmesi gerektiğini belirtti.